Buraları son bir haftadır sular seller götürüyordu, yağ yağ bitmedi yağmur. Yaşadığım evin önü, işe gidiş saatlerinde göl gibi oluyordu, her ne kadar ceylan gibi sekerek suya batmamaya çalışsam da, yine de çoraplarıma su kaçıyordu. Allahtan geçen Perşembe yağmur durdu ve insanın içini karartan kapalı hava açmaya başladı. Merak ediyorum böyle kötü havalar psikolojimi ne derece etkiliyor diye? Bunun için bilinçaltıma inmem lazım, oraya da merdivenle inilmiyor, tek yol var; Freud ne diyor, “rüyalar bilinçaltının yansımasıdır”, o halde rüyayı anahtar olarak kullanıp, ne var ne yok diye bilinçaltımın kapılarını açabilirim. İşte o günlerde gördüğüm bir rüya: Bir basın gezisine katılmak için Türkiye’ye geliyorum, gazetecilerle birlikte İstanbul’da bir kuleyi ziyaret ediyoruz. Yeni inşa edilmiş bu kule, Türkiye’nin gururuymuş. Kulenin tepesine çıkınca dona kalıyorum: gök kubbe ikiye bölünmüş gibi, bir tarafı karanlık ve kapalı, hiç bir yeri göremiyorsunuz, diğer tarafı ise güneşli ve açık. “Neden böyle?” diye soruyorum, “binanın terasından İstanbul tarafını görmek yasak, bu nedenle o yön karartıldı, açık taraftan ise sadece Manhattan’ı görebilirsiniz” diyorlar. Manhattan mı, ben nerdeyim?.. Derken kule sallanmaya başlıyor, yere kapaklanıyorum ve kulenin aslında süngerden yapılma olduğunu farkediyorum, sünger kule rüzgarın etkisiyle yandaki Empire State binasına doğru eğilip dururken, terastan yuvarlanıp aşağıya düşeceğim diye çok korkuyorum. Etraftakilere, “Inelim” diyorum, kimsenin tıngırdadığı yok. Asansöre koşup, Z’ye basıyoyorum, asansör yokoluyor, ben bir çoraba tutunmuş, boşlukta salınırken buluyorum kendimi, yağmur yağıyor, aşağı bakıyorum, düşeceğim, annecimmmm…
Eee rüyalar gündelik hayatta ne yaşanıyor ne hissediliyorsa bunlarin farklı bir kombinasyonu gibi. Siz yatağınızda uyurken birden ötüveren çalar saatiniz, rüyanızda da çalabilir… Mesela o kule, bir kaç gün önce Semih’le önünden geçtiğimiz Village’deki kilise binasının kulesiydi, kapalı gökkubbe buradaki havanın durumuydu, peki İstanbul? Hala bir tarafım orada bir tarafim burada, o nedenle… Peki bütün bu sembollerin anlami ne? O kule Türkiye’yi sembolize ediyor, her an sallantıda, her an dengeler değişebilir, istikrarsız bir ülke. Yarısı karartılmış gökkube ise yine Türkiye’deki sansürcülüğü, özgürlük eksikliğini ve YASAKSEVİCİLİĞİ sembolize ediyor. Ya benle birlikte geziye katılan insanlar?.. Onlar da medya sektorünün güvenilmezliğini ve vurdumduymazlığını sembolize ediyor… O asansörden düşme olayı ise benim hem medya sektöründe hem vatanımda kendimi güvende hissetmediğimi sembollüyor.
Gerçekten de öyle Türkiye’deki medya sektörü beni korkutuyor . Yakın zaman önce polemiğe düşen dört yazardan her birinin yazısını okuduğumda buz kesiyordum. Geçmişteki ortak yaşanmışlıklarını ele veriyor, birbirlerinin iş arama ve bu konuda uğraş sarfetme hakkını küçümsüyor, işten atılmayla alay ediyorlar, hatta içlerinden biri, elinde ciddiye alınır bir belge olmadan diğerini ajanlıkla itham etme hoyratlığını bile gösterdi.
Geçmişte, gazeteci Ufuk Güldemir, yöneticilik yaptığı yayın organlarında polemiği teşvik bile etmişti. Bugün gelinen noktada ise kötü bir alışkanlığa dönüşen polemiğin ciddi ciddi sorgulanması gerekiyor. Nitekim filozof Foucault bir röportajında, polemiğin aslında yararsız ve ciddiyetsiz bir tartışma yöntemi olduğunu çok açık ifade etmişti. Tümüyle O’nun düşüncelerinden ilham alarak devam edeyim; Gazeteciler arasındaki polemiklerde, bir meseleyi açıklığa kavuşturmaktan öte, karşı tarafı vurmak, yıkmak ve güvenilirliğini zedelemek hedefleniyor, bu nedenle doğru ya da yanlış olduğu önemsenmeden, ele geçirilen (hatta uydurulan) her bilgi eteğe toplanıp öldürücü taşlara çevriliyor, sorumsuzca, çoğu zaman haddini aşarak, karşı taraf taş yağmuruna tutuluyor. Bu süreçte, polemiği başlatan kendini nedense erdem sahibi bir otorite olarak görüyor ve düşmanını yargılayıp oracıkta ipini çekmeye çalışıyor. Polemikçi genellikle vahşi bir üsluba sahip, gözü kara ve manipülatif. Peki düşman taraf? O taraf, çoğu zaman ayağının önüne kurulan tuzağın kapanına kendini kaptırıveriyor çünkü sessiz kalmayı, kabullenmek olarak görme hatasına düşüyor. Bir kere cevap verilince de ister istemez karşı tarafın çirkin uslubunu kullanmak durumunda kalıyor, yani aslında, kuralları öteki tarafça belirlenen oyunun parçası oluyor. Sonuçta bu tür kavgalar, bazı okurlara eğlenceli gelen bir çamur güreşine dönüşüyor. Bundan kazançlı çıkan polemiği başlatan kişi, çünkü yaratıcı incelemeler yazmak, belli ilkeler üzerinden eleştiri yöneltmek yerine, asalak bir tutum sergiliyor ve başkalarına çamur atarak onlar üzerinde güç sahibi oluyor.
Galiba artık köşe yazarlarının, polemik konusunda ayaklarını biraz denk almaları ve modası geçmiş olan, saygı, sorumluluk, ayıp, terbiye, alçak gönüllük ve hakkaniyet gibi kavramları ilke edinmelerinin vakti geldi.
Bir ay kadar evveldi, koltuğumda oturmuş, sütümü içiyor, Comedy Central adlı kanaldaki The Colbert Report ’u izliyorum. Çünkü sunucu Stephen Colbert’ i çok seviyorum, olağanüstü zeki, entellektüel, sıradan, budala ve komik. O akşam programında Alicia Keys’i ağırlıyordu. Alicia kızımız tabi ki yeni albümünü çıkarmıştı ve bu albümdeki Empire State of Mind şarkısını oracıkta seslendiriverdi. Bu muhteşem bestenin sözleri New York narsizminin bir dışa vurumu gibiydi:
“Hayatım ben New Yorkdanım, hani şu rüyaların yapıldığı beton ormanından… New York da yapamayacağın hiç bir şey yoktur, bu caddelerde kendini yenilenmiş hissedersin, dev ışıklar sana ilham verir”. Brooklyn’den Tribeca’dan söz edip şehre methiyeler dizen bu şarkı için Stephan’in sorusu şuydu: “can sıkıcı varoşlar şarkıda yok.” Aslında bu şarkı, Billy Joel’in New York State of Mind’ı ve Frank Sinatra’nın New York sarkıları gibi New York’a bir çeşit güzellemeydi, dolayısıyla sadece şehrin olumlu yönlerine vurgu yapıyor kalanını traşlıyorlardı, böylece bir New Yorklu olarak kendi ayrıcalıklarını ve üstünlüklerini vurguluyor, diğer kentleri bir çeşit taşra sayarak üstü örtülü biçimde küçümsüyorlardı.
Benzer bir psikolojiyi, İstanbul’da yaşayan ve kendini oralı kabul edenlerin tutumlarında da görmek mümkün. Bu nedenle ülkedeki çeşitliliği ve buradan doğan farklı estetik lezzetleri traşlayarak kendine özgü bir anlayış geliştiren Kemalist estetiğin sivil üretim, çoğaltım ve dağıtım merkezi İstanbul oldu. Cumhuriyet Gazetesi bu estetiğin üretim merkezidir demiştik geçen yazıda. Bu estetiğin dağıtımını üstlenerek popülerleşmesini ve yayılmasını sağlayanlar ise sinema televizyon, reklam, gazete ve televizyon haberciliği sektöründe çalışan insanlardı. Bu anlamda yazılı medya, reklamcılık, sinema ve televizyon sektörleri Kemalist estetiğin 4 başı mamur ideolojik aygıtları olarak değerlendirilebilir.
Kendileriyle böbürlenmeyi çok seven narsist eğilimli reklamcıların günahı az buz değil. Örneğin benim gibi kara kaşlı kara gözlü çocukları daha o yaşlarda durduk yere komplekse sokan ve kendiyle barışık olmalarını zorlaştıran en önemli etken reklam filmleriydi. Çünkü oradaki bebeklerin ve cocukların çoğu mavi gözlüydü, annelerinin başı açıktı, bu anneler kocalarını eşikte öperek işe uğurluyordu, İstanbul Türkçesiyle konuşuyorlardı. Bu durumda esmer çocukların, kendilerini ve annelerini reklam filmlerinde temsil edilmeye değer bulunmayacak kadar ucube hissetmemeleri için hiç bir sebep yoktu . Reklamcılar, teknelerindeki ürünleri allayıp pullayıp yoğurarak satmaya çalışirken, bir yandan da medeni hayat propagandası yapıyor, köylüleri devşirip kentleştimeye, “kentlileri” devşirip batılılaştırmaya çalışıyorlardı. Ancak bu iyi kallpli insanlar yeni ve modern bir yaşam tarzını körüklerken, aslında biz köylüleri kentleştirmiyor sadece içi boş bir ambalaja sığdırmaya çalışıyorlardı: Elbette üzerlerine vazife değil ama siz hiç pencereden sürücülerin zırt pırt korna çalmamasını, teşekkür etmenin gerekliliğini, umumi mekanlarda alçak sesle konuşulmasını, etik davranmayı, babaların da omomatik kulanabileceğini, yani kentte yaşamayı kolaylaştıracak gerçek anlamda kentliliği sağlayacak yararlı kaç şey öğrendiniz bu reklamlardan? Ben öğrenemedim.
Reklamcıların biz köylülerin üzerindeki etkisi yadsınamazdı. Onların sunduğu hayat tarzını, bir şeyler satın alarak ve tüketerek yakalayacağımızı, eksikliğimizi gidereceğimizi, ezikliğimizi yeneceğimizi , değişeceğimizi ve kentin ev sahiplerine benzeyerak aradaki farkı kapatacağımıza inandık. Çünkü artık dışlanmak istemiyor ve kentlilere benzeyerek farklı olmanın psikolojik yükünden kurtulmak istiyorduk. Bu nedenle annelerimiz ölesiye para biriktiriyor, taksitle 12 kişilik yemek masası alıyor ama biz hala yerde yemek yiyorduk, çünkü öyle de gayet rahattık, dantel örtülü o masalarda ise gariban bir vazo hep nöbet tutuyordu. Bazen işi abartıyor, zengin gibi gözükmeye çalışarak kendimizi iyi hissetmeye çalışıyorduk, bu yüzden boğazımızdan kısıyor, maaşımızın yarısını verip Vakko ceket alıyorduk ama anasını satayım bu kez de pantolonu değiştiremiyorduk.
İçinde bulunduğumuz bu çalkantı, kentlilerle aramızda bir çeşit aşk ve nefret ilişkisi kurulmasına yol açtı, onları hem çok seviyor, özeniyor hem de nefret ediyor ve tepki gösteriyorduk. Bu durum, en iyi Yeşilçam filmlerinde görülür. Orada zengin ve fakir çatışması aslında şehre göçetmiş köylüler ve şehirliler arasındaki çatışmasıdır (canı isteyen buna sınıf çatışması desin). Kentlilerin çocuklari şımarık, bencil ve kullanıcıdır, Avrupa’ya okumaya gönderilirler, bazen analarının Sinderalla’nın üvey anasından farkı yoktur: ne fakirin oğlunu ne de kızını beğenirler. Ama nedense bu filmlerdeki güzel ve çekici olan fukara kızlar ve oğlanlar kadere bakın ki hep zenginlerle tanışırlar, onlara aşk olurlar. Bu aslında köylü bilinçaltının yansımasıdır, kentliler gibi olma, onlarla birleşerek huzura erme isteği... Köylünün kendini kötü kentli olma çabası sırasında yaşadığı travmanın Yesilçam’daki en gerçekçi karşılığını ise büyük usta Halit Refiğ’in Gurbet Kuşları filminde görürüz.
Sonuç olarak, Türkiye’de köylülerin, taşralıların, İstanbul dışındaki kentlerden gelenlerin yukarıda sözünü ettiğim dört başı mamur alanlarda ciddi bir temsil sorunu vardır: Bu insanlar kendi benzerlerini bu mecralarda göremiyorlar. Türkiyede daha demokratik bir kültürün gelişmesi ve daha demokratik bir estetiğin oluşması konusunda medyanın sorumluluğu çok büyük. TV yöneticilerine sesleniyorum, yeni bir şey deneyin; haber merkezlerine Türkçe’yi aksanlı konuşan muhabir ve spikerler alın. Eğer beni ciddiye almıyorsanız, şöyle bir dönüp Amerikan televizyolarına bakın, orada sadece eğlence programlarında değil, haber programlarında da farklı ırktan (siyahlar) farklı cinsiyetten (lezbiyenler) ve geldikleri bölgenin ağır aksanıyla İngilizce’yi konuşan muhabirler ve haber spikerleri var.
Buranın iç mimarisi bana at nalını anımsatıyor: üstüste konmuş at nalları… Nalın açık ucunda ise sahne var. Manhattan’ın kuzey batısında yer alan Lincoln Center’in beşinci katında, sahnenin sağ yanına denk düşen balkonun en ucunda oturuyorum, salonun en ucuz koltuğu bu… Elazığlı hemşehrim İlhan Kubilay Geçkil ile beraber Elmo’da Pazar kahvaltısı yaptıktan sonra buraya geldim, yolda yağmura yakalandım, şemsiye de yok, her yerim ıslandı, o nedenle biraz huzurum kaçtı. İşte perde açılıyor, böylece Shakespeare’in Romeo ve Juliet oyununun bir uyarlaması olan bale gösterisi başlıyor. İyi olmuş bu uyarlama, Shakespeare’in karakterleri bu kez çan çan çene çalmak yerine, kelebek gibi , arı gibi, çekirge gibi yani bütün uçucu ve yarı uçucu hafif yaratıklar gibi dansedip duruyorlar. Bir ara sıkılıyorum, sahneye bakmak yerine salona bakyorum. Orkestranın müziği eşliğinde kafamı kamera gibi aşağı yukarı çevirirken, kendimi uzay gemisinin penceresinden dışarı bakıyor gibi hissediyorum, salon bu yarı karanlıkta öyle güzel ki… Balkonların sahneye bakan yüzlerinde aralıklı olarak Zeki Müren göbeği şekerini anımsatan lambalar var.
Şu tavanın orta yerinden aşağıya doğru sarkan kocaman küre şeklindeki lambayı görüyor musunuz (biliyorum gör müyorsunuz), keşke bir yarasa olsam da par par par uçarak o lambanın üzerine konsam, lambayı sallayıp sallayıp seyiricileri azıcık heyecanlandırsam, uğultu yaratsam, dansçıları da gersem, hem böylece kendilerini kollamak için seyircilere değil bana bakarak dans etmek zorunda kalırlar, ben de kendimi önemli ve etkili hissederim. Şahitsiniz değil mi içimden ne kötülükler geçiyor .
İçimden geçen bu kötücül düşünceler normal mi peki, evet normal, çünkü her insan iyilik ve kötülüğün kombinasyonundan ibaret. İslama göre üzerimizde, Kirâmen Kâtibin meleklerini taşıyoruz, sol ve sağ omzumuzda ikamet eden bu melekler iyi ve kötünun yani günah ve sevabın kaydını tutuyorlar. Çunkü biliyorlar ki içimizde eylemlerimizi yönlendiren iyi ve kötü olmak üzere iki ayrı güç, iki ayrı ses mevcut. Bu seslerden hangisini dinleyeceğimiz konusunda ikircilik yaşıyor, çoğu zaman hangisinin tavsiyesini yerine getirdiğimizin farkında bile olmuyoruz. Bu iki zıt tavsiye arasında bir denge tutturmak da ayrı bir sanat zaten, tıpkı Ying ve Yang arasında kurulu olan denge gibi.
Ying-Yang inanışına göre, karşıt güçler birbirleriyle bağlantılı ve birbirlerine bağımlıdır, gece ve gündüz, sıcak ve soğuk gibi… Her ne kadar dünyanın doğusundakiler alakasız bulsa da biz batıda yaşayanlar bu karşıtlıklar silsilesine iyi ve kötüyü de eklemişizdir: iyi ve kötünün birbiriyle olan yakın ilişkisi, birbirine olan varlıksal bağımlılığı, birinin diğerine kolaylıkla dönüşebilirliği, Ying ve Yang formülasyonuna uyuyor…
Bazı sanat eleştirmenleri, Romeo ve Juliet arasındaki aşk ilişkisinin de bir anlamda Ying Yang inanışını yansıttığını düşünüyorlar. Burada kadın ve erkek bir karşıtlıktır, Romeo erkek Juliet kadın, ikisi de birbirleriyle bağlantılı ve birbirlerine bağımlıdırlar ve sadece birbirleriyle varolabilirler, kurdukları bu duygusal dengeyi sürdüremeyince de ölmeyi yeğlerler.
Peki bu dengede iyilik ve kötülüğün varlığı hani nerde? Bunun için elimizdeki feneri, Juliet’in ana babasının üzerine tutmak gerekiyor. Ana baba kızlarını yetiştiren, koruyan, üzerine tireyen ve en çok sevendir ama aynı zamanda kızlarının sevdiği erkekle yani Romeo ile evlenmesine engel olarak da onun ölümüne yolaçanlardır, burada her ne sebeple olursa olsun, bilerek ya da bilmeyerek, dost karakteri yani anne-baba, düşman karakterine dönüşmüştür.
Amerika’da giderek popülerleşen bir kavram var: Frenemy. Bu kavram arkadaş anlamına gelen friend ve düşman anlamına gelen enemy sözcülerinin birleştirilmesiyle türetilmiş, en yakınınızdaki dostunuzun aslında en büyük düsmanınız olabileceğine işaret eden bir sözcük, bir bakıma arkadaşı tarafından sırtından bıçaklanan Sezar’in söyledigi “Et tu, Brute“(Sen de mi Brutus) deyiminin modern bir karşılığı... Sezar döneminde arkadan bıçaklamayla düşmana dönüşen dost, modern zamanlarda kendini bu kadar açık biçimde belli emiyor. Her şey aslında psikolojik bir sabotaj şeklinde işliyor, arkadaşınız sizin bütün zaaflarınızı bildiği için siz’ nasıl manüpüle edeceğini ve yönlendireceğini de iyi biliyor.
Yalnız konu derin, daha sonra devam edelim mi?.
Geçen seneye kadar Long Island’da üzüm bağları olduğunu hiç bilmiyordum. Taa ki Karadenuzlular bir gün beni arabaya atıp o bağlara götürene kadar. Merak etmeyin onlar benim arkadaşlarımdı, anlayacağınız başıma kötü olaylar falan gelmedi. Sadece bağ bağ gezip, o bağlardaki küçük tesislerde yapılan şaraplardan tattık o kadar. Aslında bu işin yatağı California, orada ne bağlar var bir bilseniz ama çok uzak, uçakla neredeyse altı saat saat çekiyor. Long Island ise burnumuzun dibi.
Bu şarap tadımı işi bu ülkede ciddi bir sektör haline gelmiş. Lüks limuzinlerle ya da minibüslerle bağ evlerine şarap turları düzenleyen şirketler bile var.
Neyse işin o yönünü boş verelim. Bu sene de canım benzeri bir tur yapmak istedi. Sybil’e gitmeyi önerdim, sağ olsun aslında iyi kız, benimle gelmeyi hemen kabul etti. Ancak oraya trenle gitmek çok zaman alıyor, onun yerine Sybil’in çürük tenekeden beygirine atladık ve kara asfaltta bir sağa bir sola kıç kıvıra kıvıra ilerlemeye başladık. Long Island adlı bu yarımadada birbirine paralel uzanan iki büyük yol var. Bu yollardan 48 numaralı olanını seçtik. Yol üzerinde sağlı sollu bir sürü üzüm bağı var. Bağların her birinin girişinde ise kafeterya şeklinde düzenlenmiş şık ve şirin bağ evleri yer alıyor. Civardaki bu tür yerlerin sayısı 40’ı buluyor. Bizim gibi şehirde yaşayan kokoşlar özellikle yaz ve güz aylarında buralarda nefes alıyor, bir bağdan diğerine zıp zıp zıp dolaşıp her bağın şarabını ayrı ayrı tadıyorlar. İçtiği şarabı beğenen şişe şişe satın alıp evine götürüyor, beğenmeyen yoluna devam. Hele bir de bahçelere masa sandalye atılmış ki otur da iç, gel keyfim gel, ohh.
Ancak üzümler henüz çıkmamış, mevsimi değil, olsun, yeşil teveklerini görmek yeter...
Biz Sybille birlikte, yan yana olan dört bağ gezdik. Martha Clara Vineyards, Macari Vineyards, WineryShin Estate Vineyards ve Harbes family Vineyard. Bu sonuncusundan bahsedeyim azıcık. Bardağın dibine iki yudumluk şarap koyuyorlar, şarabına göre bir ve iki dolar arasında para ödüyorsunuz. Fiks menü de var: yedi ayrı şarabı tadıyorsunuz, toplam 9 dolar 95 sent ödüyorsunuz. Gördünüz fiyatların uygunluğunu değil mi. İstanbul’da bu parayla şuradan şuraya gidemezsiniz valla.
Bari menüdeki şarapların isimlerini de sayayım da ne içtiğimizi bilin, ne işinize yarar bilemem artık: 2006 Yellow House Chardonnay, 2006 Wooden Wheel Chardonnay, 2005 Old Barn Merlot, 2005 Reserve Chardonnay, 2006 Reserve Merlot, 2008 Red Horse Rose, 2005 Old Barn Merlot. Bağın en iyi şarabı ise bu sonuncusu. Bu arada fiyatlar 14- 20 dolar arası: 2006 Yellow House Cardonnay 14 dolar, 2005 Reserve Chardonnay 18 dolar. Bunların tadımlık değil de normal dolu bardağı ise 6 dolara satılıyor.
Şimdi şaşıracağınız bir şey anlatayım. Allah tarafından mıdır nedir, bu aralar nereye gitsem öpüşen yaşlı çiftler görüyorum. Bağ evinde de yan masada biri 60’larında diğeri 50’lerinde bir çift oturuyordu. Nasıl sarılıp koklaşıyorlar anlatamam. Arabalarına atlamış gelmişler, romantik bir gün geçirmek istemişler belli ki. Meraklıyımdır sordum, meğer evli mevli değil, sevgililermiş. Şikâyetçi olduğumu düşünmeyin sakın. Aksine böyle cesur yaşlılarla karşılaşınca çok seviniyorum. E çünkü 41 yaşıma geldim ve yaşlanmaktan korkuyorum ama bu tür yaşlıları görünce korkum hemen geçiyor. Eğer bilsem ki yaşlanınca cinsellikten elimi eteğimi çekmeyeceğim, flört etmeye devam edeceğim, güneşsiz odalarda tek başıma zaman öldürmek yerine, dışarıya çıkıp gezeceğim, üreteceğim, ciddiye alınacağım, yaşı eski diye fikirleri de eski bir adam olarak algılanmayacağım, o zaman neden yaşlanmaktan korkayım ki.
Ama size bir şey söyleyeyim mi benim gibi pek çok insanın kabusu olan yaşlanma korkusunun en önemli sebebi toplumdaki gençlik faşizmi ve bu faşizmin yaşlıların dünyasında estirdiği acımasız terör. Yaşlılara karşı aslı astarı olmayan önyargılarla doldurulmuş şişkin döşekler ise terörün yatağı olmuş. Bu önyargılar arasında neler yok ki: Yaşlıların seksüel ihtiyaçları yoktur, seks yapmazlar yaparlarsa bu çoluk çocukları için utanç verici bir durumdur. Flört edemezler, cinsel cazibeleri yoktur, iş hayatlarında genç yöneticilerle uyumlu çalışamazlar, yeterince enerjik değillerdir, hafızaları sağlam değildir, yeni durumlara kendilerini kolay adapte edemezler, teknolojiden anlamazlar, öğrenmekte zorluk çekerler, eski fikirleri savunurlar vesaire vesaire. Oysa son yıllarda yapılan pek çok ciddi araştırma yaşlılarla ilgili bu inanışların birer fasa fiso olduğunu ve durumun aslında tam tersi olduğunu gösterdi. Bunları haftaya detaylı olarak ele alacağım. Ama işin bu seks yönü üzerinde azıcık durayım. Yaşlıların da cinsel istekleri ve cazibesi vardır, hatta onları sadece kendi yaşıtları değil gençler de seksi bulabilirler. Cinsellik konusunda en ciddi araştırmalara imza atan bir kuruluş olan Kinsey Enstitüsü’nden Stephanie A. Sanders’e azıcık kulak verin. Diyor ki “Yaşla birlikte değişen psikoloji sekste azalmaya yol açabilir,” kabul. Ancak 50 ve 80 yaşları arasındaki yaşlıların büyük çoğunluğu hâlâ seks ve cinsel ilişki konusunda çok istekli...
Radikal bir bilim adamı Wilhelm Reich’ın kadın hastalarına salık verdiği gibi seks en iyi terapi yöntemidir. Asabi şekilde sağa sola saldıranlara ben de aynı tavsiyede bulunuyorum ve diyorum ki hey! durun bakalım, kendinize bir iyilik yapın, seks yapın. Seks en iyi sakinleşme yöntemidir, sakin olun.
1977 yılında Demokrat partiden başkan seçilen Jimmy Carter, Beyaz Ev’e geldiğinde çok ilginç bir girişimde bulundu, topluma örnek olsun ve güneş enerjisi kulllanımını özendirsin diye, Beyaz Evin damına güneş panelleri yerleştirdi. Yıl 1979’du. Karısı çoluğu çocuğu, bütün aile, güneşin ısıtttığı suyla çimdiler. Carter, Avrupalı sosyal demokrat liderleri andiran iyi niyetli ve toplumcu bir liderdi, dolayısıyla Allah’ın sunduğu bu bedava ısı kaynağından herkes yararlansın istiyordu. Bu nedenle güneş ve rüzgar enerjisine yatırım yapmak isteyen yatırımcılara önemli teşvikler sağladı, vergi indirimlerine gitti.
Ancak Carter’den sonra seçilen ve Amerika’nın 40. Baskanı olarak 1981’de göreve başlayan Ronald Reagan ne yaptı dersiniz. Astarı yüzünden pahalı olduğu iddiasıyla bu panelleri derhal söktürüp çöpe attı ve ardından da “nihayet kurtuldum” şeklinde derin bir ohhh çekti. Bununla da yetinmedi, petrol lobisinin verdiği gazla hareket ederek, alternatif enerji sektörünün ayağına çelme takıp yere düşürdü; teşvikleri ve vergi indirimlerini kaldırdı.
Reagan gerçekten hem ekonomide hem de iç ve dış siyasette radikal sağ politikalar izledi. Ondan sonra baba Bush, Clinton ve oğul Bush geldi geçti. Ancak hiç biri Regan’ın o gün temelini attığı ekonomik politikalarda cok temel değişimlere gitmediler. Belki bu nedenledir ki Amerikadaki pek çok ekonomist, “içinde bulunduğumuz yeni ekonomik buhranın esas sorumlusu kim?” diye soruldugunda, işaret parmaklarını rahmetli Reagan’ın resmine yöneltirler.
Şimdi Obama görevde, Ancak Obama, Reagan sonrası başkanlardan hayli farklı. Çünkü herkese illallah dedirten bu ekonomik buhrandan ülkeyi çıkarmak için hiç alışık olmadığımız, oldukça radikal sayılabilecek politikalar uyguluyor. Ne tesadüftür ki Obama’nın uygulamaya koyduğu her karar, Reagan karalarının antitezi gibi. İşte bu nedenle Obamayı sosyalist olmakla itham edenler var, hatta geçenlerde sevdiğim bir televizyoncu olan Rachel Maddov espiriyle karışık. “Bolşevik devrimini de bekliyoruz” dedi.
Peki neymiş Reagan’ın tezleri ve neymis onun antitezi, hepsi asağıda:
* Reagan daha seçim kampanyasında seçmenlere demişti ki devlet toplumun problerinin çözümü olamaz, tam tersine problem olur. Ve aynen şöyle devam etmişti: “Ingilizcedeki 9 berbat sözcük şudur: Ben devletten geliyorum ve burada size yardım için varım.” Obama ise toplumdaki problemleri çözmek için devleti daha fazla devreye sokuyor. Hatta devlet sirket bile kurtariyor.
* Reagan sirketler ve girişimciler için “bırakın kim ne halt yerse yesin” şeklinde açıklanabilecek “laissez faire” (terbiyeli çevirisi: bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler) ilkesini kutsallaştırdı. Obama ise sizi serbest bırakmaya gelmiyor ilkesiyle hareket ederek mali piyasaları ve şirketleri denetleyici yasalar hazırlıyor.
* Reagan devletin kamu harcamalarını düşürdü, ne yol ne yolak yaptı (Bu nedenle Amerika’da alt yapı çok eskidir). Obama son tesvik paketinden, eyalatelere önemli bir para akıtarak hem mevcut altyapıyı tamir etmeleri hem de diğer altyapı eksikliklerini gidermelerini istedi.
* Reagan silahlanmaya büyük yatırım yaptı. Obama Polonya’ya kurulması planlanmış füzesavar projesini iptal etmek için bir yol arıyor.
* Reagan ülkeyi petrole bağımlı hale getirerek aslında ülkeyi enerjide dışa bağımlı hale getirmiş oldu. Böylece ülke, enerji kaynaklarını kontol için Ortadoğu’da hiç bitmeyen çetrefilli bir maceranın içine sokuldu.Obama Amerika’yı bu bağimlılıktan kurtarnak için alternatif enerjiye yatırımı tesvik ediyor. Bu konuda çok ciddi ve büyük projeleri var.
* Reagan doneminde şirketler baskent Washingtonda DC’de konuşlandırdıkları lobicileri sayesinde, istedikleri yasal duzenlemeyi yapıyorlardı. Obama lobicileri ortadan kaldırmaya çalışıyor.
* Reagan aşırı milliyetçi bir dış politika izleyerek, ülkeyi soğuk savaşın eşiğine getiren yırtıcı bir şahindi. Obama barışçı ve enternasyonalist bir tutum sergiliyor. Ulkeyi mevcut savaşlardan geri çekmeye ve ilişkilerin gergin oldugu İran gibi ülkelerle barışmak için uğraşan bir güvercin O.
* Reagan şirket merkezli politikalar izliyordu. Obama insan merkezli politikalar izliyor. Eğitimde kalitenin arttırılması için teşvikler veriyor. Bireyin onurlu bicimde yaşamasının iki temel şartı olan iş güvencesi ve sağlık sigortasını herkese sağlamak istiyor.
ÇANKAYA KÖŞKÜNE GÜNEŞ ENERJİSİ PANELİ
Yeni düşüncelere olan açıklığı ve merakı ile bildiğimiz Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’e bir öneride bulunmak istiyorum: Türkiye enerjide dışa bağımlı bir ülke, bu bağımlılığı en aza indirmekte fayda var. Çünkü örneğin 2007 yılının on aylık döneminde gerçekleşen 50.8 milyar dolarlık dış ticaret açığının 26.6 milyar dolarlık bölümü enerji ithalatından kaynaklaniyor. Sayın Gül, alternatif enerji kullanımını daha popüler hale getirmek ve topluma örnek olmak için Çankaya Köşkü’ne güneş enerjisi panelleri koydurtabilir.
Kendi ebatlarımdan daha küçük bir yumurtanın içine hapsedilmişim, nefes almakta güçlük çekiyorum, boğulacak gibiyim, çırpınmaya, kabuğu kırıp dışarı çıkmaya çalışıyorum ama nafile, değişen hiç bir şey yok. Deken, yumurta kabuğu şeffaflaşmaya başlıyor ve ailemizin en miniği olan, yeğenim Duygu’nun gülümseyen yüzüyle karşılaşıyorum. İşaret parmağının dirseğiyle tak tak kabuğa vurmaya başlıyor, sanki hakikaten orada olduğuna inanmamı, şaşkınlığimı ve korkumu üzerimden atmamı istiyor gibi. Nitekim onun varlığı gerçekten de beni rahatlatıyor. Derken kabuğun üzerinden yanaklarımdan öpmeye başlıyor: bir öpücük, iki öpücük… Duygu’nun o sevgi dolu öpücükleri uzadıkça yumartanın kabuğu çatlıyor ve ben bu azap verici esaretten kurtuluyorum. Daha doğrusu şöyle söyleyeyim: bu ağır uykudan nihayet uyanmışım. Ancak biraz geç uyanmışım, o sabah işe geç kaldım çünkü.
Bugünlerde bu tür kara rüyalardan pek görür oldum. Buralarda yani New York'da hayat hiç de iç açıcı değil çünkü. Neticede sürekli etrafımdaki birileri işinden oluyor, işi olanlar ise ya işimizden olursak ne yaparız sonra diye düşünüyor. İnsanların ağzının tadı tuzu pek yok yani.
Hepimiz Obama yönetiminden kısa zamanda bir mucize yaratmasını bekliyoruz. Bu duruma kim daha kaç ay dayanır bilmiyorum. Obama çok çalışıyor, bu konuda hiç kuşkumuz yok, ancak ekonomik çözüm için atılan her adım, sudaki bir balığı yakalamaya çalışmak gibi, tam çözüm bulunuyor diye ümitlendiginizde çözüm yine elden kaçıyor. Artık en güvendiğim ekonomistlerin söylediklerine de de güvenmemeye başladım. Öyle bir haldeyim ki aslında hiç bir şeyin tahmin edilemeyeceğine bile inanmaya başladım. Bir zamanlar fikirlerine tapılan Amerikan Merkez Bankası eski başkanı Alan Greenspan’in düştüğü durum aklıma geliyor ister istemez. Son finans kriziyle ilgili olarak senatoda sorgulanırken “Bilemiyorum, o zamanlar durumun bu noktaya geleceğini hiç tahmin edememiştim” demişti. Demek istediğim şu ki şimdilerde herkes ekonominin geleceğiyle ilgili bir tahminde bulunuyor ama aslında herkes biraz bilimsel loto oynuyor, kimin tahmininin tutacağını ise zaman gösterecek.
İşte tıpkı yukarıdaki kara rüyada anlatmaya çalıştığım, zor günlerde morali yüksek tutmanın en etkin yollarından biri, yakınınızdakilerin size sunduğu sevgi. Çünkü sevgi görmek, galiba insana güven de kazandırıyor. Baksanıza Duygu’nun öpücükleri, hiç bitmeyeceğini sandığım o kabustan beni uyandırdı. O nedenle, bazen yanağınızdaki samimi bir çocuk öpücüğü, sırtınızda şevkatle dolaşan bir dost eli ve sizi saran bir akraba kucağı, içinizde sizi yiyip bitiren bütün toksinleri çekip alabilir.
Geçen gün arkadaşım Sybille, East Village’de oldukça namlı olan, Mamoun’dan tanesi 3 dolara falafel sandeviç (bir çeşit iri nohut köftesi, domates ve marulla birlikte pita denen yufka ekmeğinin içine konuyor üzerine de tahin sosu dökülüyor) aldık (Aslında bu şehirde 5 dolardan asağı sandeviç bulmak zordur ama, bulduk işte) ve o buz gibi havada sokaklarda hem yürüdük, hem konuştuk, hem de gerçekten lezzetli falafel sandeviclerimizi yedik.
Neyse ben Sybil’e yukarıda sizle paylaştığım ruh halimden ve düşüncelerimden bahsettim. O da bana, “balım benim, kucaklaşma partisine (cuddle party) katılmalısın. İçin fena kararmış senin, iyi gelir.”
Bu kız yine kafamı karıştırmıştı. “Nasıl yani?” dedim, “soğukta sıcak bir kahve içmek nasıl iyi geliyorsa kucaklaşma partileri de insana öyle iyi geliyor işte” diye yanıtladı beni. Evet galiba Sybil haklıydı sıcak bir kucağa ihtiyacım vardı. Şimdi diyeceksiniz ki ”Hıdırcım Sybil seni niye kucaklamıyor?” Cevaplayayım: Biz New York’un okumuş yazmış insanları aslında ne kadar cana yakın görünsek de bayağı soğuk ve mesafeliyiz, kimse kimsenin iç işlerine fazla dalıp kendini yormak istemez, üstelik birbirimize dokunmayı da fazla sevmeyiz, adetimiz öyle. Dolayısıyla bu şehirde eğer paranız varsa, bedeli neyse ödeyip, en iyi yemeği yiyebilirsiniz, şunu bunu satın alır kendinizi memnun edebilirsiniz ama sıcak bir kucağa da hasret kalırsınız, çünkü bu ne parayla satın alınacak bir şey ne de bedavadan kolayca bulunabilecek bir şey… Ama kucak partisiiii… hakikaten iyi bir çözüm olabilir…
Gidin kucak partisinin internet sitesine (cuddleparty.com), orada kendiniz de göreceksiniz netekim. Bu fikri ortaya atıp, 2004 yılında ilk kucak partisini organize edenler de aynı nedenden dolayı böyle bir şeye kalkışmışlar. İnsanların birbirleriyle vücut teması yoluyla, hiç bir seksüel amaç içermeden kucaklaşmalarını ve pozitif enerji alışverişinde bulunmalarını sağlıyorlar. Partileri, kısa bir eğitimden geçen herkes, kendi evinde düzenleyebilir. Gelenlerden 20-30 dolar civarında bir para alıyorsunuz, organizasyona destek olsun diye. Evinizin büyüklüğüne göre kaç insane ağırlayacağınıza karar veriyorsunuz. Kadınlı erkekli, gayli lezbiyenli misafirler gelirken pijamalarını da getiriyorlar. Parti öncesi pijamalar giyiliyor… Uyuşturucu yasak, alkol yasak, sigara da yok, yani tam bana göre . Orada istediğiniz insanları kucaklıyorsunuz. Hatta toplu kucaklaşmalar da oluyor, ortaya çıkan manzara, sıcakta birbirine sokulan şeker koyuncukları ya da birbirlerinin üzerine çıkarak uyuyan ponpon köpek eniklerinin durumunu anımsatıyor. Bence çok hoş manzaralar bunlar.
Sizler de Türkiye’de bu tür partiler düzenleyebilirsiniz diyecegim ama… Türkiye’de zaten insanlar birbirine fazlasıyla sarılıp dokunuyor… Yine de siz bilirsiniz tabiii…
Raivo isimli genç ve yakışıklı leylek, Estonya’nın kuzeyinde yer alan Lammaskula bölgesinde yaşıyordu. Geçen yıl, havaların soğumasıyla birlikte o da tıpkı diğer leylekler gibi güneye, yani daha sıcak bölgelere göç etmeye karar verdi, çünkü orada kalsa dönüp bir parça buz olacaktı. Dere kenarlarında kırıta kırıta yürüyen Raivo, uzun gagasıyla topraktan bol bol solucan çıkardı, karnını güzelce doyurdu, üzerine suyunu içti, sonra da koca kanatlarını çırparak, ayaklarını yerden kesiverdi. Zorlu bir yolculuğa çıkıyordu Raivo. Ancak O, kanatlarının gücüne, engin zekâsına, derin hislerine ve diğer leylek arkadaşlarına güveniyordu. Önünde aşması gereken pek çok ülke vardı. Nitekim, Latvia, Belarus, Ukrayna, Moldovya ve Romanya üzerinden uçarak Karadeniz kıyılarına kadar geldi. Ancak yolculuk burada son bulmuyordu, daha aşağılara inmesi gerekiyordu. O da öyle yaptı, Karadeniz’i aştı ve zorlu geçen bir uçuşun ardından, Kastamonu’ya ulaştı. Rıfat Ilgaz’ın memleketi olan Cide civarında dinlenme molası aldı, yedi içti ve sonra tekrar havalandı. İç Anadolu’yu hafif çapraz keserek Mersin’den Suriye’ye geçti, derken 3500 kilometrelik bir uçuş hattını tamamlayıp, Lübnan’daki Nehir Vadisi’ne ayak bastı. Orada üç ay ense yaptı, gezdi tozdu, o kötü sesiyle gevezelik etti... Derken gitme zamanı yine geldi. Önünde katetmesi gereken bir 4500 kilometre daha vardı. İsrail’e, sonra Mısır’a, ardından Nil boyunca aşağılara doğru uçup, Sudan, Etiyopya ve derken Kenya’ya kadar geldi. Hint Okyanusu kıyısında yer alan Tanga bölgesindeki Ramisi köyü, O’nun son durağıydı.
Raivo, bu yolculuğu yaptığı sırada, dünyanın hemen her yerindeki hayvanlar, bir ülkeden diğer bir ülkeye giriş çıkış yaptılar, örneğin Ajna adlı tavşan (bu karakteri ben uydurdum) ve arkadaşları, yeşil otlakların cazibesine kapılarak hoplaya zıplaya Kapıköy’den İran’ın Khoy bölgesine geçtiler, Ceylanpınar’dan yola çıkan Gerdo adlı bıçkın bir kurt (bu karakteri de ben uydurdum), sevimli iki tarla faresiyle birlikte Demirışık’dan çıkıp, Suriye’nin Azaz bölgesine girdi...
Bütün bu yolculuklar sırasında, ne leylek Raivo’ya, ne tavsan Ajna’ya, ne de diğerlerine pasaport soran olmadı. Hiç bir sınır güvenlik görevlisi çıkıp da, “siz kimsiniz kardeşim, hangi ülkeden geliyorsunuz, cinsiniz cibiliyetiniz nedir, niye soyadınız yok, burada konaklama izniniz var mı yok mu, vizenizden ne haber” diye sorguya çekmedi onları.
KUŞLARA VİZE SORAN YOK
İşte sırf bu nedenlerle, hem New York’tan İstanbul’a gelirken, hem İstanbul’dan New York’a geri giderken, insan olmaktan bir kez daha utandım; ah dedim, keşke ufacık ve cana yakın bir sümüklüböcek, aceleci bir karafatma ya da leylek Raivo olarak dünyaya gelseymişim. O zaman havaalanlarında yaşadığım onca zorlukları yaşamazdım. Neler mi yaşadım, özetleyeyim: önce bir pasaportunuz ve üzerinde de alınması hiç kolay olmayan vizeniz olması gerekiyor tabii. Havaalanı kapısından giriyorsunuz. Valizlerinizi röntgen makinesinden geçiriyorsunuz, kendiniz ise metal eşyalara duyarlı olan elektronik bir kapıdan... Üzerinizdeki bütün metalleri, bozuk paraları, cep telefonunuzu, anahtarınızı, kemerinizi çıkarmanız gerekiyor. Orada bekleyen güvenlik görevlileri gerek görürlerse üzerinizi arıyorlar. Sonra biletinizi onaylatmak ve valizinizi vermek için havayolu şirketinin standına gidiyorsunuz. Kuyrukta beklerken, görevliler gelip size güvenlikle ilgili sorular soruyorlar. Valiziniz varsa verip yer numaranızı alıyor ve oradan ayrılıyorsunuz. Bu kez ikinci bir kapıdan geçip başka bir bölüme geçmelisiniz, bu kapıda, oradaki polis memuru, sizin vizenizi, pasaportunuzu ve sicilinizi inceliyor, bu sırada kendinizi terörist gibi hissediyorsunuz. Oradan geçtiniz, daha bitmedi, bu kez uçağınızın kalktığı bölüme geçmek için yeniden bir kapıdan süzülüyorsunuz. Buradan da yanınıza aldığınız el ve sırt çantalarınız röntgen makinesinden geçiriliyor, pasaportunuzu da gösteriyorsunuz. En son uçak kapısına giderken de biletinizi göstermek zorundasınız ve işte demir kuşun içindesiniz, şimdi uçmaya hazırsınız.
Peki, neden hayvanlar bu tür durumlar yaşamak zorunda değiller. Cevabı çok açık; çünkü onların devletleri yok. Düşünün bir, Ankara’dan İstanbul’a giderken bu zorlukları yaşamak zorunda değilsiniz, New York’tan Boston’a giderken de öyle. Bütün bu aramalar taramalar, bir devletten diğerine geçerken yapılıyor, demek ki dünya üzerinde birden fazla devlet olması insanları seyahat etme konusunda caydırıcı bir mekanizmayı da beraberinde getiriyor.
İnsanlar nedense kendini bir devletin sınırları içinde yaşamaya hapsederek ömür tüketmeyi bir alışkanlık haline getirmişler. Oysa tavşanların da tarla farelerinin de hayatını görüyorsunuz işte; nerde akşam orda sabah, onlar kendilerini belli sınırlar içine hapsetmiyorlar, bütün dünya onların kullanımına amade, ne parçalanacak diye tir tir titredikleri bir devletleri, ne tapındıkları bayrakları, ne dinlerken donup kaldıkları milli marşları, ne başkasını öldürmeye yarayan silahları ve ne de üzerlerine tapulu beton evleri var. Buna rağmen hayatlarında hiç bir kaos yok, her şey tıkır tıkır işliyor. İnsanlar ise çoğalıp çoğalıp, dünyayı iyice istila ediyor, enternasyonal karakterli barışsever hayvanların yerini daraltıyorlar.
DÜNYAYA BİR DEVLET YETER Mİ?
İşte sırf bu tuhaflıklar nedeniyle, bazı insanlar, dünya üzerinde birden fazla devlet olmasını gereksiz ve saçma görüyor. Devletlerin ve çizilen sınırların, seyahat etme konusunda zorluklar çıkardığına, bunun da toplumların karşılıklı iletişim ve temasını engellediğine inanıyorlar. Bu konuda en çok rahatsız olan insanlardan biri de 1921 doğumlu olan Garry Davis. Biliyorsunuz belki, Avrupalılar ve Türkiyeliler düşünüp düşünüp kafa kaşımayı sever, Amerikalılar ise uygulamayı... Amerika doğumlu Garry Davis de o güne kadar Avrupalı düşünürlerin yazıp durduğu dünya vatandaşlığı fikrini, 1948 yılında hayata geçiriyor. O yıl Birleşmiş Milletler tarihinde ilk kez bir genel kurul toplantısı New York dışında yapılıyor. Çılgın Amerikalı Davis, Paris’te yapılan genel kurul toplantısını basıyor ve diyor ki “kardeşim dünyaya bir devlet yeter.”
Davis’i, Albert Camus ve André Gide gibi dünyaca ünlü Fransız yazarları da destekliyor. Bu desteğin de etkisiyle bir yıl içinde 750 bin kişi dünya vatandaşlığı için kayıt yaptırıyor. Davis, insanlara dünya vatandaşlığı kimliği veriyor. Bunu hâlâ yapıyor. Gidin www.worldgovernment.org adlı internet sitesine, gerekli formları doldurun ve siz de dünya vatandaşı olun. Bu oluşum, 1954 yılında World Service Authority adını alıyor. Hatta Davis, 1986 yılında, başkent Washington’da, belediye başkanlığına adaylığını koyuyor ve tamı tamına 585 kişiden oy alıyor, böyle radikal bir fikir için az buz değil.
DİYAR DİYAR GEZEN TÜCCARLAR
Davis’in ilk işlerinden biri, kendi yaptığı dünya vatandaşı pasaportuyla seyahate çıkmak oluyor. Çünkü seyahatin sihirli bir gücü olduğuna inanıyor. Hakikaten de öyle, seyahat, her zaman insanları birleştiren bir unsur olmuş, başka toplumların yaşadığı topraklara ayak basmak, onlarla aynı mekânlarda yemek içmek ve solumak, onları daha iyi anlamayı kolaylaştırmış, böylece o topluma karşı beslenen ve cahillik üzerine temellenmiş pek çok ön yargıdan kurtulmak da kolaylaşmış.
Günümüzde toplumlar birbirlerine eskisinden daha yakınlarsa eğer, bu yapıyı inşa edenlerin başında, sürekli seyahat eden tüccarlar geliyor. Tarihte diyar diyar gezen tüccarlar için belli bir ülkenin vatandaşı olmak o kadar önemli değildi, bir yerden mal alarak diğer bir yere satarken, toplumlar arasında, kültür, dil ve inanış alışverişinin de önünü açıyorlardı. Hatta farklı devletlerin, ortak ticaret kanunları uygulamalarını sağlayarak, hukuki bir iş birliği de gerçekleştirdiler. İşte bu nedenlerle, globalizmin öncüleri ve kurucuları kesinlikle tüccarlardı. Hatta farklı ırktan, farklı dinden, farklı dilden insanların bir arada yaşadığı ilk kozmopolit şehirleri de yine tüccarlar yarattı. Bugünkü Malezya’da yer alan Mallaca şehri böyle bir şehirdi. Efsanevi tarihçi Fernand Braudel’in hesabıyla bugün bisikletle kolayca dolaşılabilecek kadar küçük olan Malay yarımadasında yer alıyordu bu şehir. Limanlarına Portekiz’den Çin’den ve Hindistan’dan gelen gemiler yanaşıyordu. 16. yüzyılda kent ekonomisine, Gujerat ve Calicut’dan gelen Müslüman tüccarlar hâkimdi. Bunları Coromandel kökenli Hintli tüccarlar takip ediyordu. Ardından Portekizliler geliyordu... Bu liman kentinde toplanan baharatlar, batıdan Akdeniz ülkelerine kadar taşınıyordu. Bu küçük kentin her mahallesinde ayrı bir dil konuşuluyordu, buna rağmen herkes birbirini anlıyor, birbirinin dilini konuşuyordu, kilise de vardı, cami de... Hatta buradaki çok canlı uluslararası ticaret, yerli halkın konuştuğu Malaycanın batıya yayılmasını bile sağladı. Ünlü kâşif Macellan’ın, Malay dilinden yüzlerce sözcüğü Avrupa’da konuşulan dillere soktuğu söylenir.
Günümüze gelelim: Tanımak, gezmek ve eğlenmek amacıyla seyahat eden turistler, iş fırsatı için başka ülkelere göç eden işçiler ve teknisyenler, eğitim için ülke dışına çıkan öğrenciler, IBM gibi çokuluslu şirketlerin farklı ülkelerdeki şubeleri arasında yer değiştiren profesyoneller... Hepsi seyahat ediyor, dünyanın sağlığı için iyi bir şey bu, çünkü seyahat edenlerin sayısı arttıkça, dünya toplumları birbirlerine daha fazla ısınacak, barış ve tek devlet şansı artacak...
Bundan yaklaşık 400 yıl önce ünlü gemi Myflower İngiltere’nin Southhampton Limanindan yola çıkarak Amerika’nın Kuzey Doğusunda yer alan Plymouth’a vardı. Gemidekilere Pilgrims deniyordu ve bu insanlar mezhepleri nedeniyle İngiliz kilisesinin ve İngiliz devletinin baskısından kaçıp gelmişlerdi.
Bu baskıyı hiç küçümsemeyin, öyle bir baskı ki bu zavallı insanlar, yaşadıkları yerden çekip gitmeye ve hiç bilmedikleri topraklara doğru yelken açmaya zorlanmışlardı. Gidecekleri yerde daha neyle karşılaşacaklarını dahi bilmiyorlardı; son derece riskli, ölümüne bir yolculuktu onlarınki. Nitekim yeni kıtaya (Amerika) vardıklarında içlerinden 50 kişi, verem, zattürre ve diğer hastalıklar nedeniyle hayatlarını kaybettiler.
Geriye kalan 50 kişinin çocukları çoğaldı, sonradan gelenlere eklendi ve bu insanlar, ileride günümüz Amerikasının temellerini atttılar.
AMERİKAN LAİKLİĞİNİN İNŞASI
Myflover gemisiyle ülkeye ayak basan ilk göçmenlerin yaşam tecrübeleri unutulmadı; kıtaya gelen ve burada kendilerine yeni bir hayat kurmaya çalışan herkes, bu tecrubeden etkilendi. Nitekim bu etkileşim nedeniyle, bugün Amerika, dünyada din ve mezhep özgürlüğünün en ileri olduğu bir kaç ülkeden biridir. Dinleri nedeniyle baskı gören insanların torunları, kendilerinden olmayLana aynı baskıyı uygulamak istememişlerdi. Dolayısıyla siyasal sistemlerini de buna göre inşa ettiler. İşte bu sistem, Amerika’nın aynı zamanda dünyanın en büyük dini çesitliliğini barındıran ülke olmasına da yol açtı. 21 yüzyılın Amerika’sında çoğunluk sırasına göre, Hristiyanlik (hemen ardından laik inançsızlar geliyor), Musevilik, Müslümanlık, Budizm, Agnostism Atheism, Hinduism, Unitarian Universalist, Paganism, Spritualistism, Kizilderili dini, Bahailik, New Age, Sikhism, Scientology, Humanism, Deist, Taoism, Eckankar gibi onlarca din, inanış ve mezhep yer alıyor.
Peki nasıl oldu da ülkede çoğunlukta olan Protestan Hıristiyanların, azınlıktaki mezhep ve dinlerin üyelerine baskı uygulamalarının önü alındı. Elbette yasa yaparak, Bu yasalar aracılığıyla bireylerin dini hakları güvence altına alındı.
DİNDEN UZAK DURAN LİDERLER
Peki bu noktaya nasıl geldirler? Amerikan devletini kuranlar, din ve devlet arasina her zaman sınırları çok belli bir mesafe koymayı başardılar. Hatta bu mesafeyi sadece yasaların şeklinde değil, bu yasaları hazırlayanların gündelik hayatında da görebilirsiniz. Örneğin Amerika’nın Atatürk’ü olan George Washington’un yazdığı onca mektupta ve konuşmada hiç bir zaman Hz. İsa’nın adını andığı görülmemiştir. Hatta söz ilahiyatla ilgili bir kavram kullanmak gerektiginde “O “, “şu”, “bu” gibi işaret zamirleri kullandı, Hıristiyan olduğu halde bir devlet adamı olarak bu dinin rituellerini yerine getirmekten mümkün mertebe sakınmıştır.
Amerikan liderlerin dinle olan bu mesafeleri yasal zeminde de kendini gösterdi. 1796 imzalanan Tripoli anlaşmasında Başkan John Adam şöyle demişti, “Amerikan devleti hiç bir şekilde Hıristiyanlık üzerine kurulmamıştır”.
Buna şaşırmamak da gerekir, çünkü 1776 da deklare edilen Amerikan Bağımsızlık bildirgesinde de din adına tek bir sözcük yoktur. O zamanki bu tutum, Amerika’nın, Avrupa’dan tümüyle farklı bir yol izlediği anlamına geliyordu. Düşünün bir; aynı yıllarda, İngiltere kralı olan 3. George, kilisenin başı olarak anılıyordu. Osmanlı padişahı I. Abdulhamit ise müslümanların halifesiydi.
Amerikan’ın ilk anayasasında her şey daha da netlik kazandı. İlk madde de aynen şöyle söylenir, “Kongre (Meclis) dinin yerleştirilmesiyle ilgili ya da dinin özgürce yasanmasıyla ilgili herhangi bir yasa yapamaz”. Olağanüstu keskin bir zekayla yazılmış olan bu kısa madde, açıkça, din ve devlet işlerini birbirinden ayırıyordu. Bunu yaparken bireylere din özgürlüğünü veriyor ve bu özgürlüğü garanti altına alıyordu. Bununla da kalmıyor Devleti din devleti haline getirmeye çalışacakların da ayağını da baştan kesiyordu..
Bu madde Amerikan laikliğinin de temeli oldu.
YA İNANÇSIZLARIN HAKLARI?
Ancak yılar geçtikçe bu muhtesem anayasa maddesinde bir boşluk olduğu ortaya çıktı. Devlet, dini bütünlerin özgürlüğüne bir şekilde dirsek veriyor ve garanti altına alıyordu, ya dinsizler, ya onların hakları. Öyle ya 2004 rakkamlarına göre Amerika’da yaklaşık 39 milyon inançsız laik insan var (Bu gruba ateistler, agnostikler dahil değil). İşte bu nedenle şimdi ülkede bir hareket başladı, Laik Koalisyon (Secular Coalition for America) adlı bu harekette yeralanlar, bu durumu tamir etmeye çalışıyorlar. Grup, başkent Washington’daki ofisi aracılığıyla kulis faaliyetleri yürütüyor ve anayasada inançsızların da tanınmasını ve haklarının garanti altına alınmasını istiyor, çünkü bu kesime karşı özellikle devlet kurumlarında baskılar olabiliyor. Mesela, en son Irak’da görev yapan Jeremy Hall, ateist oldugu için rütbeli ordu mensuplarınca psikolojik taciz gördüğü gerekcesiyle orduyu dava etmişti.
Peki din ve devlet arasındaki bu ilişki Amerika’da böyle de Turkiye’de nasıl? Türkiye’de tabi ki durum çok ama çok korkunç. Bu konuda devletin bizzat kendisi çok temel yanlışlar yapıyor. Ben bu yanlışlara günah diyecegim ama siz onları suç anlayın lütfen..
GÜNAH BİR: LAİKLİK İLKESİ VE ANAYASA’NIN İHLALİ
Şu an yürürlükte olan anayasının ikinci maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin nitelikleri tarif edilirken, laiklik de bu nitelikler arasında sayılıyor. Peki devlet gerçekten laik bir devlet gibi mi davranıyor. Hayır. Türkiye’de devlet Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıla din işlerine karışıyor ve dini hayatı düzenliyor. Oysa laiklik devlet ve din işlerinin birbirinden ayrı tutulmasi demek. Bu da demek oluyor ki Diyanet’in varlığı Anayasa’ya aykırı. O halde devletin kendisi anayasaya aykırı davranıyor.
GÜNAH İKİ: MEZHEP AYRIMCILIĞI
Devlet, Diyanet aracılığıyla ülkedeki Sünni Müslümanlara önemli miktarlarda paralar akıtıyor (2007 bütçesi 1 milyar 638 milyon 383 bin YTL yanı Ulaştırma Bakanlığının 2 katı). Yani onlara bir şekilde finansal sponsorluk yapıyor: camiler kuruyor, arazi tashis ediyor, imamların maaşını ödüyor vesaire. Bunu yaparken Anayasa’nın eşitlik ilkesi ihlal edilmiş oluyor. Madem ülkede yaşayan herkes eşit, neden bu ülkede yaşayan ve TC vatandaşı olan milyonlarca Alevi ile nüfusu nispeten az olan Hıristiyanlar ve Museviler bu konuda görmezden geliniyor.
GÜNAH ÜÇ: RESMİ HIRSIZLIK
Devlet, vergi toplarken mezhep ve din ayrımı gözetmiyor. Devletin hazinesinde toplanan vergi paralarının bir kısmı Diyanet bütçesi olarak ayrılıyor ve bu bütçe sadece sunni müslümanların ibadet masrafları için harcanıyor. Bu durumda bu bütçeden yararlanamayan Alevi, Hıristiyan ve Musevilerin hakkı yenmiş, paraları gasp edilmiş olmuyor mu. Bu noktada lafı ne uzatmaya ne de kıvırmaya hiç gerek yok, devlet çok açık biçimde hırsızlık yapıyor, Alevinin parasını Sünniye veriyor.
DİNSİZ REJİM
Şimdi, ne yapmalı? Önce ne yapıldığına bakalım. AKP iktidarı Alevi dedelerine maaş bağlanmasını tartışıyor. Oy kaygısıyla da olsa AKP’nin alevileri resmi olarak tanıma girişimi kesinlike olumlu ve guzel. Ancak bu konuda hala hazımsız oldukları da gözden kaçmıyor. Çünkü Alevilere Diyanet aracılığıyla değil, Kültür bakanlığı bütçesinden maaş verilmesi konuşuluyor. Yani Alevilik sunilik gibi bir mezhep olarak değil, kültürel bir olgu olarak algılanıyor hala.
Peki bütün bunlara rağmen Alevi dedelerine maaş verilmesi doğru mu, bu durum ülkedeki sorunu çözer mi, hayır doğru değil... Eger Diyanetin bütçesi Sünnilerle birlikte Aleviler, Hıristiyanlar, Yahudi ve inançsızlar arasında nüfusları oranında paylaştırılırsa diyeceğim bir şey olmaz ve belki sesimi keserim. Çünkü en azından her dini gruba eşit davranılmış olacak…
DİYANETİ KALDIRMAK
Ancak en doğrusu nedir diye soracak olursanız şunu öneririm: En yakın köşe başında Diyanet İşleri’ni devletin dolmuşundan aşağı itmek ve ruhunun havaya uçuşunu izlemek. Bir daha da devleti din işlerine karıştırmamak. Çünkü devlet bir organizasyondur ve bu organizasyonun dini olamaz. Eğer devletin dini olursa bizde olduğu gibi toplumdaki çesitliliği kucaklayamaz, aradaki mesafeyi kaybeder ve bazı vatandaşlarına haksızlık yapmaya başlar. Dinsiz bir rejimde ise isteyen istedigi kadar Cami yapsın, hatta Amerika’da da yapsınlar, Rusya’da da, yeter ki benim vergimden çalıp yapmasınlar.
SÜNNİ MÜSLÜMANLAR İÇİN AHLAK SINAVI:
Şimdi devleti geçip halka yönelmek ve bu konuda kimin payına ne yapmak düşüyor, söylemek istiyorum.
Önce bu ülkede haktan hukuktan yana olan sunni müslümanlara sesleniyorum: Nasıl olsa işler böyle yürüyor diyerek devletin kaşığindan hak yemeye devam mı edeceksiniz. Bu konuda sorumluluğu birazcık da kendi üzerinize atmak ve bu duruma bir son vermek istemez misiniz. İleride çocuklarınıza ve torunlarınıza gururla, “İşime gelmediği halde, sırf İslami prensiplerim nedeniyle bu haksızlığa ilk karşı çıkan sunnilerden biri de bendim” demek istemez misiniz.
26 Mayıs 2007 - showtvnet.com
Jeremy Hall Irak’da savaşan Amerikan ordusuna mensup bir askerdi. Bu genç asker, ateist oldugu için Hristiyan ordu yetkilileri tarafından ciddi bir psikolijik ve fiziki saldıriya uğruyor, hatta ölümle bile tehdit ediliyor. Can güvenliği tehlikeye giren Jeremy, yetkililerce eve postalanıyor. Ancak resmi yetkililer, Jeremy’nin tekrar orduda çalışmasını engelleyici tedbirler alıyorlar. İçine düşürüldüğü durumu kabullenmek istemeyen Jeremy ise kaderine boyun eğmiyor ve Amerikan Savunma Bakanlıgını’nı dava ediyor. Davanın ilginç bir gerekçesi daha var: Bu gerekçeye gore Amerikan ordusunda köktendinci Hrisytiyanlık inanışı, askerlere zorla dayatılıyor.
Aslında Amerikan ordusu içindeki dini örgütlenme son derece ciddiye alınması gereken bir sorun. Çünkü her şey bu hızla giderse Amerikan askerleri kendilerini laik bir ülkenin askereri olarak değil, Haçlı ordusunun askerleri olarak görecekler.
Dinin bir ülke için ne kadar kritik bir soruna dönüşebileceği ve bu nedenle laikliğin ne kadar önemli olduğu meselesini Amerika’yı yıllar yıllar önce kuranlar gayet iyi biliyordu. İşte bu nedenle Amerikan anayasasının ilk maddesine göre, Kongre ne dini kuralları belirleme konusunda yasal bir düzenleme yapabilir ne de dinin özgürce yaşanmasını engelleyici bir yasal düzenleme hazırlayabilir.
İşte Anayasadaki bu madde, ülkedeki laikliği herkes için garanti altına alıyor. Ancak bu maddeye rağmen, dinci Bush iktidarının, özellikle ülkedeki Evangelistlere örtülü ve açık yardımlar yapmayı sürdürerek devletin laiklik presibini çiğnedigi de biliniyor..
Bush’un bu konudaki tutumu elbette Amerikan ordusuna da yansıyor. Ordu içinde de ciddi bir Hristiyan örgütlenme var. Oysa ordu kesinlikle laik olması gereken bir kurum ve bu kurum içinde hiç bir dinin bir diğerinden üstün tutulmaması gerekiyor. Orduda Hristiyan askerler çoğunlukta ama yetkililer, diğer dinlerden askeri mensupların da ihtiyaçlarını göze alarak, geçmişte bir takım adımlar atıldı. 1987’de Budist askerlere dini konularda danışmanlık yapan Budist subaylar orduda goreve başladı. 1993 yılında ise müslüman görevliler atandı. Burada amaç ülkedeki dini çeşitliliği dikkate almak ve bu çeşitliliği orduya da yansıtmaktı. Ancak laiklik ilkesi gereği ordu içinde herhangi bir dini inanışa iltimas tanınması ya da o inanışın dolayli ya da direkt propagandasının yapılması yasalara aykırı.
Ancak Christian Embassy gibi gruplar ozellikle ordu içinde ciddi bir örgütlenme içine giriyorlar. Örneğin Colorado’da yer alan bir askeri üste nasıl büyük bir kilise inşa edildiğini ve burada nasıl incille ilgili dersler verildiğini Youtube’daki videolardan görebilirsiniz. Youtube’un arama kutusuna “Campus Crusade for Christ Air Force Academy Propaganda” yazarsanız sözünü ettiğim videoya ulaşabilirsiniz.
KABINA SIĞMAYANLAR:
Eti yeme beni ye
New York belki de dünyanın en tahammüllü şehridir. Yüzü yumuşak, herkesin nazının geçtiği bir şehir. Aslında bu şehir biraz hayat kadınları gibi: herkesle düşüp kalkıyor, kimseyi kimseden ayırmıyor, her geleni seviyor, okşuyor. Müslümanı, Zerdüştü, Afganı, Almanı, Kürdü, koministi, liberali hespsinden bizde var. Bu nedenle dünyada kaç ülke varsa o ülkelerden de muhakkak bir iz bulursunuz bu kentte.
New York’da yaşayan farklı milletlerden gruplar bazen 5. caddeyi kendi varlıklarını göstermek için büyük ve uzun bir sahneye çevirirler. İrlandalılar, Türkiyeliler, Yahudiler, Gayler, Portorikolular ve daha pek çok millet, yılın farklı zamanlarinda karnavalı andıran geçit yürüyüşleri yaparlar bu cadde üzerinde. Arabalar süslenir, o kültüre özgü müzikler çalınır, dans edilir, showlar yapılır, insanlar özel hazırlanmış kostümlerini giyinir… Bu işlere en çok turistler sevinir ve oltaya balık gelmiş gibi çıkıda çıkıda resim çekerler.
Geçen 18 Mayıs’da şehir, yepyeni bir yürüyüşe sahne oldu. New York’da, hatta Amerika’da ilk defa vejeteryanlar bir şenlik yürüyüşü yaptılar. Resmi adı “Veggie Pride Parade” (Sebzelerin Şeref Yürüyüşü) olan bu etkinlikten beni haberdar eden ise ev arkadaşım Jonathan’dı. Çünkü Jonathan vejeteryan ve et yemiyor, yumurta da yemiyor. Biliyorsunuz vejeteryanların da çesitleri var. Ancak Jonathan yürüyüş günü şehir dışında olmak zorunda olduğu için, onun vasiyetiyle etkinliği ben takib ettim.
Yürüyüş, 9. cadde ile Gansevoort sokağının kesiştiği yerde başladı ve Washington Square Park’da son buldu. Bitiş noktasında çesitli gruplar konserler verdiler, konuşmalar yapıldı.
Bu arada yürüyüşü tertib eden organizasyonun internet sitesinde 20 dolardan 110 dolara kadar sebze ve meyve modelli kostümler satıldı. Yürüyüsteki katılımcılarin bazıları bu kostümlerden giymişti. Pek coğu da kendi ürettikleri ilgin. kostümlerle ortalığı şenlendirdiler. Bazıları da sadece ellerinde pankartlarla yürüdü. Bu pankartlarda “et eşittir ölüm” gibi vejeteryanık propagandası yapan sloganlar yazılıydı.
Hatırlatmakta yarar var, sebzelerin şeref yürüyüşü 2001 yılından beri Paris’de yapılan Veggie Pride Parade’den esinlenerek organize edilmiş
Eğer Müslümanlar domuz yeseydi tarihte neler olurdu?
İster istemez aklıma düşüyor. Büyük çoğunluğu müslümanlardan oluşan Ortadoğu toplumlarında domuz eti yemek haram olmasaydı, acep neler olurdu? Yoksa bu toplumlar bugün daha gelişkin ve zengin toplumlar mı olurdu? Bilmiyorum, sadece soruyorum. Oturup hesab edin. Bir yıl içinde kuzu doğurur bir tane, domuzun ise 9’a kadar yolu var. Onca domuz yavrusunun her birinin bir yıl sonra tekrar doğurduğunu hesap edin. Sahip olduğunuz hayvan sayısı kısa zamanda büyük bir artış gösterecektir.
Koyunun bir avantajı sütü ve yünü. Ama koyun kırılgan ve çabuk hastalanan bir hayvan. Domuz ise adı üstunde domuz gibi, her koşulda yaşıyor, nazlanmadan önüne konan her şeyi yiyor, hatta önüne beni koyun belki beni de yer.
Domuz besleyen bir köylü haliyle daha fazla et sahibi olacak. Ancak hayvanlarını beslemek vebarındırması için yeni arayışlara girmesi gerekecek; ya daha fazla ekin yetiştirecek, ya da satın alacak. Domino taşları hareketi gibi, bu gelişme ticareti de hareketlendirecek. Ticaretin hareketlenmesi toplumların başka toplumlarla ilişkisini arttıracak. Bu da sosyal ve ekonomik hayatı değistirip, zenginleştirecek.
He şey bir yana daha fazla etle beslenen insanlar, fiziki olarak daha iri olacaklar.
Bazı kaynaklar domuzların yaklasik 7 bin yıl önce evcilleştirildiğini, ana vatanının da Avrupa ve Ortadoğu oldugunu belirtiyorlar. Ama şimdi anavatanında domuza çekilen muameleye bakın. Kimse kıymet vermiyor, kimse sevmiyor, kimse onu yemek istemiyor, hatta iğreniyorlar. Halbuki domuzcukların nesi var, tüylü koyunlardan daha sevimliler.
Domuzun pis bir hayvan olduğunu iddia eden ve yenmesini yasaklayan ilk büyük din ise Yahudilik. İslam da aynı inanışı aynen takib ediyor. Ancak Hristiyanlık tam aksine domuzlara sempatiyle bakıyor, belki de bu İsa’nın çobanlıktan geliyor olmasından kaynaklanıyor. Zaten çobanların korucusu Saint Anthony’e de hep bir domuz eslik edermiş.
Aman annem duymasin, ben 7 yıldır domuz yiyorum, bakın hala turp gibiyim.
25 Mayıs 2007 - showtvnet.com
Dünya Bankası Başkanı Paul Wolfowitz, kendisiyle aynı iş yerinde çalışan sevgilisi Shaha Rıza’ya torpil yaptığı için görevinden istifa etmek zorunda bırakıldı.
Wolfowitz istifa etmemek için, Bush yönetimi ise O’na istifa ettirtmemek için çok direndi. Ancak sonunda iki taraf da Avrupa kampının baskısına yenik düştü ve Wolfowitz devrildi.
Irak Savaşı’nın dizaynırlarından olan ve Amerikan Savunma Bakanlığı Yardımcısı olarak görev yaptığı süreç içinde, ülkesinin Irak’a saldırması için kendini telef edercesine mücadele veren Wolfowitz, gelecek Haziranın 30’unda görevi bırakıyor.
Mart 2005’de göreve gelen Wolfowitz’in istifası basit bir sevgiliye torpil geçme skandalı değil. İstifa sürecinde yaşananlar buz dağının altında çok derin bir güçler çekişmesinin döndüğünü gösteriyor. Bu çekişmenin taraftarları ise Avrupa ve Amerika.
Dünya Bankası’nın kuruluşundan beri görev yapan 10 şefin 10’nunu da Amerikan Başkanları seçti. Şefleri kimin seçeceği konusunda yazılı herhangi bir kural yok. Buna rağmen her defasında Dünya Bankası Başkanlarının kim olacağını Amerika tayin ediyor.
Ancak bu durum Avrupa’yı her geçen gün daha da rahatsız ediyor. Avrupa, son Wolfowitz skandalını fırsat bilerek artık bu duruma bir son vermek istiyor. Peki bunu neden yapmak istiyor ve nasıl yapacak?
Bunun cevabını vermek için önce Dünya Bankası’ndaki sistemin nasıl çalıştığına bir bakmak lazım.
Dünya Bankası, 185 ülkenin bir araya gelmesiyle oluşturulmuş bir çeşit kooperatif banka. Bankanın yönetim kurulunda 24 kişi var. Bu üyeler bağlı oldukları devletlerin bankadaki hisseleriyle, daha doğrusu koyduğu parayla doğru orantılı biçimde oy kullanma hakkına sahip. 2006 yılının Kasımındaki son durum ise şöyle: Amerika yüzde 16.4 oy hakkına sahip, Japonya 7.9, Almanya 4.5, İngiltere 4.3, Fransa 4.3.
Büyük kararlar için yüzde 85’lik bir çoğunluk gerekiyor. Yani bu durumda Amerika’nın oyu çok önemli. Amerika’nın oyuna Japonya’yı da eklemek lazım. Çünkü onlar her zaman Amerika ile birlikte hareket etmeyi yeğliyorlar. Böylece bu kampın toplam oyu yüzde 24.3 ediyor. 3 büyük Avrupa ülkesinin oy toplamı ise sadece 13.1. Geri kalan oylar ise diğer dünya devletleri arasında dağılmış.
Buna karşın Türkiye’de daha çok bilinen ve Dünya Bankası’nın kız kardeşi olarak anılan IMF’nin (International Monetary Fund), yani Uluslarası Para Fonu’nun şefini Avrupa ükeleri seçiyor. Nitekim son şef İspanyalı Rodrigo de Rato. Ancak Avrupa, sadrazamlığı değil padişahlığı istiyor.
Avrupa şimdi içinde bulunduğu bu çıkmazı kırmaya çalışıyor. Çünkü Dünya Bankası çok önemli bir güç. Bu banka gelişmemis ve gelişmekte olan ülkelere borç veriyor ve Türkiye gibi pek çok ülke hükümetleri bu bankadan gelecek paraların hayaliyle yanıp tutuşuyor. Dolayısıyla bu borçlar siyasi bir güç olarak kullanılabilir. Örneğin Amerika, askeri işler konusunda anlaşma masasında olduğu bir ülkeye diyebilir ki, “Kardeşim bana yardımcı olmazsan ben de Dünya Bankası’nın
Zaten Avrupalılar’ın Wolfowitz’i sevmemesi öyle söylendiği gibi sadece Irak Savaşı’nın dizaynırı oluşundan değil. Asıl sebep, Wolfowitz’in elindeki gücü başka bahanelerle Amerika’nın siyasi çıkarlarını koruyan bir silaha dönüştürmesi.
Örneğin, 1992 yılında Dünya Bankası üyesi olan ve o günden bu güne toplam 500 milyon dolarlık kredi çeken Özbekistan’ın yaşadığı durum yukarıdaki tezimin cok açık bir ispatı. Wolfowitz, 2005 Eylülünde, Özbekistan’a verilmesi yönetim kurulunca onaylanan kredi yardım paketini geri çekti. Neden olarak Özbek hükümetinin İnsan Hakları ihlallerini gösterdi. Üstelik paketi geri çekerken Asya Bölge Şefi’ne bile sormadı.
Ama asıl neden başkaydı. 2005 Temmuzunda Özbekistan Başkanı İslam A. Karimov, Amerika’dan Özbekistan’daki üstlerini boşaltmasını istemişti. Amerika bu ülkedeki üsleri Afganistan’da süren savaşa destek için kullanıyordu.
İste bu noktada kapalı kapılar ardında sorulan soru şuydu: “Wolfowitz Dünya Bankası’nı Amerikan Dış Politikası doğrultusunda bir finansal silah olarak mı kullanmıştı?”
Son derece mantıklı bir soru bu. Neden bir Savunma Bakanı yardımcısı Dünya Bankası Başkanlığına getiriliyor. Bunun bir sebebi olmalı. Aynı şey geçmişte de yaşanmıstı. Vietnam Savaşı sırasında son derece etkili bir isim olan ABD Savunma Bakanı Robert McNamara, 1967 yılında Dünya Bankası’na başkan olmuş ve bu görevi 13 yıl boyunca sürdürmüştü.
İşte bütün bunlar Avrupa’nın kaygılarını haklı çıkarıyor. Bu nedenlerle Dünya Bankası’nda kimse Wolfowitz’i sevmiyordu ve istifasının ardından Beyaz Saray’a bir kaç sokak ötedeki Dünya Bankası Genel Merkezi’nde şampanyalar patlatıldı…
Wolfowitz daha gitmesine bir ay varken neredeyse bütün yetkileri elinden alındı ve şimdi bankayı 6 kişilik bir yönetim kurulu götürüyor.
Avrupa, Amerika’nın elinde ne kadar zehirli bir güç olduğunun farkında ancak buna karşı mücadele edecek gücü var mı? Yok. En azından yaşananlar bunu gösteriyor.
Bu arada İngilizler Tony Balir’in adını ortaya atarak O’nun Dünya Bankası Başkanlığına getirilmesi konusunda ciddi bir kulis yapıyorlar.
Ancak Bush hemen bunun önünü almak için bir açıklama yaptı ve seçilecek kişinin Amerikalı olacağını belirtti. Hemen ardından Japonya 22 Mayıs Salı günü bir açıklama yaparak Bush’un bu konudaki kararına destek olacaklarını belirtti.
Anlaşıldığı gibi Amerika ipleri Avrupa’ya vermeye yanaşmıyor. Vermeyecek de. Ancak Avrupa’da böyle bir ortaklık içinde Amerika’ya kendini kullandırtmak istemiyor artık.
Noktayı ben koyayım. Zaten bir zamanlar burnu bir karış havada olan Dünya Bankası’nın sonunun gelmesi yakındır. Çin, cok daha iyi koşullarda Afrika ülkelerine kredi veriyor. Venezuella, Güney Amerika ülkelerine ciddi bir ekonomik yardım yapıyor.
Anlayacağımız, Dünya Bankası’nın ömrü kısalıyor gibi.
1 Mayıs 2008 - showtvnet.com
Bir ziyaretçi?
Hoş Gelişler Ola… Rock Star Papa…
Katoliklerin ruhani lideri Papa Benedict, geçtiğimiz Cuma sabahı New York’a ayak bastı. Papa’nın topuğunun değdiği yerde su çıkmıyor ama binlerce kişilik kalabalık oluşuyordu. Çünkü bu ziyaret New York eyaletinde yaşayan 7 milyonun üzerindeki katoliği çok heyecanlandırmıştı. Bu geliş medyayı da heyecanlandırdı. Nerde bulunur bundan daha ballı bir haber konusu: izle izle yaz...
Papa, başındaki beyaz külahi, ak saçları, uzun etekli ve pelerinli elbesisiyle son derece farklı bir şöhret manzarası sergiledi şehirde. Gelişinden itibaren attığı her adım televizyonlardan canlı yayınlandı. Halk geçtiği caddelerin kenarlarinda kurşun asker gibi sıralandı.
Papa’nın gelişi nedense bana İngiliz müzik grubu Beatles üyelerinin 7 şubat 1964 yılında New York’a ilk ayak basışını anımsattı. Onlar da farklı müzikleri kadar saç biçimleri ve giyim tarzıyla dönem medyasını ve gençlerini bayağı heyecanlandırmışlardı. İlk gelişlerinde Carnegie Hall ve Ed Sullivan Theatter de çok az bir seyiciye seslendiler. Ancak bir yıl sonra 15 Ağostos 1965 de tekrar New York’a geldiklerinde bu kez Shea stadyumunda konser verdiler. 55 bin 600 kişinin izledigi konserin biletleri ise 4 dolar 50 cent ile 5 dolar 65 cent arasında değişiyordu.
Ancak Papa, Beatles’in New York’daki ilk stadyum konseri rekorunu daha ilk ziyaretinde geçti ve 60 bin kişiyi şehirdeki Yankee Stadium’una topladı. Burada verdiği vaaz stadyumdaki papa hayranlarını kendinden geçirdi. Aslında bu konuşma gece yapılabilir ve içine lazer gösterisi de serpiştirilebilirdi.
Neyse, 57 bin bilet 1 ay öncesinden tükenmişti bile. Stadyumun önünde papa şapkaları, tişörtleri satıldı. Yine Manhattan’daki bazı mağazalarda papa oyuncakları vitrinlere konuldu, Heidelberg adlı bir lokantada 18 dolar 95 cent e özel papa menusu bile hazırlandı. Demek istediğim, Avrupa kıtasından gelen Papa, adeta 21. Yüzyılın rock yıldızı gibi muamele gördü. Gerçekten hoş bir gelişti O’nunki.
Papa’nın üzerinde durdugu demografik yapı da Beatles’in hitab ettiği kesimden pek farklı değildi. Papa, bu ilk New York gezisinde genclere özel bir ilgi gösterdi. Amerika’daki Katoliklerin yüzde 18 ‘inin, yaşları 18 ile 29 arasinda degisen gencler oldugu düşünüldüğünde anlaşılabilir bir sebep. Nitekim Papa, geçen Cumartesi günü Manhattan’daki 5.cadde üzerinde yer alan St. Patrick katedrali nin balkonundan binlerce kişiye karşı yaptıği konuşmada, gençlere materyalizmden de uyusturucudan da uzak durmalarını tavsiye etti.
Ancak işin bir de öteki yüzü var. “American Sociological Review” adli dergiye göre, herhangi bir dini tercihleri olmadığını söyleyen Amerikalılar ın sayısı son 10 yılda ikiye katlandı. Bunun anlamı yetişkinlerin 78.4’inin Hristiyan olduğu Amerika’da din, taraftar kaybediyor. Bu durumda da Papa’nin gençleri etkileme çabası daha bir anlam kazanıyor.
Bir web sitesi :
Barak Obama’nin Hebrew kampanyası
Demokratların başkan adayı Barak Obama, başından beri internet üzerinden seçim kampanyası yürütme konusunda diğer adaylardan biraz öndeydi. Obama şimdi teke tek kaldığı Hilary Clinton ile aralarindaki bilek güreşini kazanmak için Musevi seçmenlerin oylarını kazanmaya çalışıyor. Bu nedenle internette Musevilerin konuştuğu Hebrew dilinde bir site bile oluşturuldu. Ancak Obama’nın ofisi bu sitenin kendi resmi siteleri olmadığı yönünde bir açıklama yaptı.
’nın, başından beri Amerika’daki musevi seçmenleri ve musevi lobiyi yanına çekmeye çalıştığı biliniyor. Bu oldukça akıllıca bir taktik, ancak Amerika’nın İsrail politikasi konusandaki açık tavizkar tutumu, Barak Obama'nin başkan seçilmesi halinde ikiye katlanabilir.
Bu arada Amerika’daki Musevi seçmenler zaten hep demokratlardan yana oy kullanıyorlar. 1916 seçimlerinden bu yana oylarını demokratlara veriyorlar; 1920 seçimleri hariç tabii. Bu seçimlerde oyların sedece yuzde 19’u Demokrat aday Cox’a verilirken, yüzde 43 Harding’e verildi. Demokratlara gitmesi gereken yüzde 38 oranındaki oy ise dönemin Sosyalist Parti Eugene Debs’e gitmişti.
Geçen seçimlerde de bu geleneksel tutum aynen devam etti. 2004 deki seçimlerde, Musevi seçmenlerin yüzde 24’ü Cumhuriyetçi Bush’a oy verirken, yüzde 76’si Demokrat aday Kerry’i destekledi.
Bir medya klasiği
CNN Nasıl Haber Şişirir
Gazeteci arkadaslarım alınmasın ama medyaya özgü bir mutfak sırrını herkesle paylaşmak istiyorum. Bazen haber konusunda darda kalınır. Çözüm olarak da çelimsiz bir konu alınır ve etli butlu bir haber şeklini alıncaya kadar bir güzel şisirilir. Adına da şişirme haber denir.
Bunu elbette sadece Türkiye’deki gazeteciler yapmıyor. Örneğin Amerikan CNN televizyonu da yapıyor. Bu kanalda hafta içi her akşam yayınlanan ve Wolf Blitzer in sunduğu The Situation Room adlı bir haber bulteni var. Geçenlerde Blitzer, CNN’in Irak muhabiri Michael Ware’e canlı bağlandı. Zaten adamcağaza CNN’den hergün birileri canlı bağlanıyor ve üç aşağı beş yukarı aynı soruları soruyorlar. Tabii hergün aynı şeyler oluyor. Yeni bir şey olmayınca sırf kaç adam öldü edebiyatı yapmak da hem seyircileri, hem de habercileri sıkıyor. Adam da ne sorsa iyidir “Amerika askerlerini oradan çekerse ne olacak?” Sırf farklı bir şey çıkarabilmek için sorulmuş bir soru tabii. Muhabir nerden bilsin askerler çekilirse ne olacağını. Böyle bir soru bir haberciden çok ya bir seneryo yazarına, ya bir büyücüye ya da Beyaz Saray’ın etrafında konuşlanan düşünce kuruluşlarında çalışan strateji uzmanlarına sorulur.
CNN muhabiri de hafif kaçık biri zaten, sallamayı seviyor. Tabii yaptığı habercilik değil, spekülasyon oluyor.
13 Mart 2008 - showtvnet.com
Toplama kampları bir tek Nazilere özgü bir marifet sanılır, oysa tarihte pek çok ülke bu yönteme başvurdu. 2, Dünya Savaşı sırasında bazı devletler içlerindeki "yabancıları" düşman görme histerisine kapılarak "temizlik" harekati başlattılar ve bu yabancıları toplama kamplarına sürdüler. İnönü rejimi, pek çok Hristiyan ve Museviyi Aşkale'deki kamplara kapatırken, dönemin Amerikan hükümeti de kendi toprakları içinde yaşayan Japon ve Alman asılli Amerikan vatandaşlarını benzeri kamplarda trajik bir yaşama mahkum etti.
Utanç sahibini takib eder. Ne kateddiğiniz yollar, ne tükettiğiniz zaman unutturur size utancınızı. Siz unutmak isteseniz de birileri size hep hatırlatır.
Her insanın kendi kişisel tarihinde utanc duyduğu kesitler olabileceği gibi ülkelerin de tarihlerinde utanç duyduklari kesitler vardır. Örneğin, geçmişte toplama kampları kurmuş olmak, tarihiyle yüzleşebilme cesareti göstermiş bazı devletler için, utançların en büyüğüdür...
Nedir bu toplama kampları? Dünya, popüler anlamda toplama kampı kavramıyla İkinci Dünya Savaşı ertesinde tanıştı, yani Almanya'daki Nazi rejiminin çökmesiyle birlikte.
Naziler, özellikle 1940-45 yılları arasında, başta Museviler olmak üzere, Çingeneleri, Eşcinselleri,
Koministleri ve öteki muhalif ve azınlıkları Auschwitz, Buchenwald, Lublin ve daha pek çok toplama kampına toplayıp olüme mahkum ettiler. Bu kamplar bir çeşit yarı açık hapishaneyi andırıyordu ve buralara hiç bir suçu olmayan, hiç bir şekilde yargılanmamış insanlar konuluyordu. Bu suçsuz insanlar sırf devlet tarafindan "tehlike" olarak görüldükleri için oraya konuluyorlardı. Üstelik bu kamplardaki yaşam koşulları tümüyle insanlık dışıydı.
Almanlar kampları maden ocakları ve uçak fabrikalari gibi büyük tesislere yakın inşa etmeye özen gösterdiler. Bundaki maksat ise kampa doldurulanları bu fabrikalarda bedava iş gücü olarak kullanmaktı.
Nitekim bu iş gücünün, Alman ağır sanayinin ayakta kalmasına büyük katkısı oldu. Günümüzde hala varolan bazı çokuluslu Alman şirketleri bile bu iş gücünden yararlanmayı ihmal etmediler. Bu fabrikalarda yeterince hızlı çalışmayanlar, gaz odalarında yakıldı, cesetleri sabun yapımında kullanıldı. Aç ve susuz bırakıldılar, hastalanıp ölmelerine seyirci kalındı, işkenceye uğradılar, iğrenç tıbbi deneyler için kullanıldılar.
2. Dünya Savaşı döneminde Toplama kampı yöntemini kullananlar sadece Naziler değildi. O dönem Amerikan yönetimi de Amerikan topraklarında yaşayan Japon ve Alman asıllı Amerikalılar'ı toplama kamplarına doldurdu ve Onlara hiç bir zaman unutamayacakları bir trajediyi hediye etti. Aynı dönemlerde Japonya da Çin Kore ve Güney Dogu Asya'da toplama kampları kurarak buralara o ulkelerdeki batılıları hapsetmişti.
Savaşın sis'i ortadan kalkınca, bu kamplarda yaşananlar bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. Ama esas olarak bu utanç dönemini bütün dünyanın hafızasına yerleştirenler, acısına sahip çıkmayı bilen onurlu Musevi aydınlar oldu. Bu ayndınlar, yaptıkları filmlerde, oynadıkları tiyatro oyununda, çizdikleri resimlerde, yazdıkları kitaplarda, çıkardıkları dergi ve gazetelerde bir şekilde bu konuyu işleyerek, insanlığın böyle bir katliamı unutmamasını sağladılar.
Peki Nazilerle birlikte popüler bir anlam kazanan Toplama Kampları, dünyada bir ilk midiydi ya da bir son mu? Cevap Hayır: Ne ilk ne de sondu. Çünkü Toplama Kamplarının tarihi daha da gerilere gidiyor. Bir kere Almanlar bu fikri Ingilizlerden öğrenmişlerdi. Ingiliz hükümeti, Güney Afrika Savaşi (İkinci Anglo-Boer savaşı) sırasında, toplama kampları inşa ederek binlerce Afrikalı'nın ölümüne sebep olmuştu. Ancak çok şaşıracaksınız, İngilizler'de bu fikri Amerikalilardan almışlardı. Amerikalilar da Filipin Savaşı sırasında Filipin adalarında Toplama kampları kurmus ve özellikle gençlerden oluşan binlerce Filipinli'nin ölümüne
seyirci kalmısşlardı.
Simdi, toplama kamplarinin tarihi İkinci Dünya Savaşı'nın gerisine gidiyor da ilerisine gitmiyor mu? Cevap; evet gidiyor. Vietnam Savaşı'na kadar gittigi gibi, bugune kadar da geliyor. Çünkü pek çok kimse (Küba lideri Fidel Castro'da dahil) Amerikan yönetimince kurulan ve Ortadoğu'dan getirtilen "terörist" tutukluların barındığı Guantanamo adasındaki askeri hapishanelerin bir toplama kampı olduğununu iddia ediyorlar.
Gelin hemen tarih penceresini biraz daha aralayip bazı Toplama Kamplarına şöyle bir göz atalım:
AŞKALE:
Türkiye 1942 yılında Toplama Kampı kurarak ülkedeki Musevileri, Rumları, Ermenileri bu kamplarda topladı. Bu sonuca yol acan gelismeler, dinsel azınlıklara yönelik varlık vergisi çıkarılmasiyla basladi. Hiç itiraz hakkı tanınmadan 15 gün içinde bu vergilerin ödenmesi istendi. Böylece azınlıklar vergileri ödeyebilmek için malını mülkünü satmak zorunda kaldılar. 15 günde neyi kaça satacaksınız ki. Örneğin ünlü işadamı İshak Alaton'un ailesi, evi barkı satsalar da yetmedi ve evdeki kemanlarına da satılığa çıkardılar, ancak yine de yetmedi ve toplama kampına bir kurban vermekten kurtulamadılar. Vergileri ödeyemeyenler Erzurum Askale'deki Toplama Kamplarına gönderildi ve buralarda çalışmaya mahkum edildi. Ailelerin bütün kurulu düzeni bozuldu, her biri bir yana savruldu, bütun mal varliıklarını kaybettiler, ülkelerine olan bütün güvenleri sarsıldı. Aşkale'ye gidip de dönmeyenler oldu. Milli Şef İsmet Inönü rejimi azınlıklara onarılmaz bir trajedi yaşattı.
İNGILTERE:
Nazilerinkine benzeyen ilk toplama kamplarını İngilizler Güney Afrika'da kurdular. İlk olarak 100'ün üzerinde çadır kamp kuruldu ve buraya 30 bine yakın siyah Afrikali ile 100 bine yakın Boer (beyaz çiftçiler) konuldu. İnsani yaşama koşulları sıfır olan bu kamplarda önce çocuklar olmak üzere 30 binin üzerinde insan hastalıktan açlıktan susuzluktan öldü.
AMERİKA
Amerikan hükümeti, 1899 dan 1902 kadar süren Amerikan Filipin savaşında toplama kampları benzeri yerler kurdular. Bu kamplarda da binlerce insan yaşamını yitirdi. Peki hükümet bu alışkanlığı nereden edinmişti? Nereden edinecek, Kızılderililere de benzeri muameleler yapılmıştı. 1870 ve sonrasındaki Kızılderili Savaşı nda tehlike olarak görülen çoluk çocuk yaşlı genç kadın erkek Kızılderililer, yaşadıkları topraklardan sökülüp koparıldılar ve belli kamplara dolduruldular. Bu insanlar arasında binlercesi hastalik ve kötü yaşam koşulları nedeniyle öldü.
İkinci Dünya Savaşı na gelindiğinde ise bu kez Amerikan hükümeti kendi toprakları içinde kendi vatandaşları için toplama kampları kurdu. Özellikle 1941'de Japonların Pearl Harbor'ı bombalamasının ardından ülkede Japonlara karşı inanılmaz bir paranoya gelişti ve her "çekik gözlü"ye vatan haini gibi bakıldı. Özel bir kararname çıkaran Roosvelt yönetimi suçsuz günahsız sıradan 100 binin üzerinde Japon, asıllı Amerikalı'yı Texas, Idaho, North Dakota, New Mexico, Montana gibi ülkenin çesitli eyaletlerinde kurulan kamplara koydurttu.
Benzeri muamele İtalyan ve Alman asıllı Amerikalılaria da yapıldı. İnsanlar işini, evini, düzenini, mutluluğunu, her şeyini kaybettiler.
SOVYETLER BİRLİĞİ
Kimi kaynaklar, geçmişte Sovyetler Birliği adıyla anılan ülkede 476 ayrı toplama kampı olduğunu iddia ediyor. Her bir kamp kompleksinin kendi içinde onlarca başka kamplar içerdigi de iddialar arasinda. Devrimin ilk yıllarından yani 1920lerden başlayıp 50'lere kadar, bu kamplarda milyonlarca insan geçti ve milyonun üzerinde insan yasamını yitirdi.
Bu arada sadece yukarıda sayılı ülkelerin gunahını almamak lazım. Dünyanın dört bir yanından onlarca farkli ülke, toplama kampı kurma utancını yaşadı.
Allah hiç bir devlete zeval vermesin vermesin ama hiç bir olağanüstü durumun gücü de bizi başkasına düşman etmeye yetmesin.
Geçenlerde bir kaç arkadaş toplandık ve hep beraber, Chealse’deki Clearview sinemasında, yönetmen Tim Burton’un Jony Deep’li yeni filmi Sweeney Todd’ı izledik. Ardından da Chealsea daki La Bergamote (20 sokak ile 9. Caddenin köşesinde ) adlı pastaneye gittik. Burası Fransız tatlıları yapıyor. Çok aç olunca böyle yerlere girmek sakıncalı: Hem keseniz hep sağlığınız için. Ben the buttery pain au chocolat aldım. Adının karışıklığına bakmayın, çorba kasesinde servis yapılan bir çesit sıcak çikolata işte. Yanında da cevizli croussant pek iyi gitti. Buranın mamullerinin tadına doyum olmuyor ama ayrılırken de hesabı ödemek pek zor oluyor. Pahalı bir yer. İçinde yer aldığım bu arkadaş grubuyla galiba ilişkimi kesmeliyim. Onlar yüzünden paramı böyle yerlere harcıyor ve sonunda beş parasız kalıyorum. Aman gülmeyin. Bazen kiramı ödeyemeyip homeless (evsiz) olacağım diye ödüm kopuyor.
Genellikle film sonrası filmden konuşulur değil mi ama bizimki öyle olmadı. Bu kez film kritiği değil, bir erkek porno yıldızının kritiğini yaptık, daha doğrusu dedikodusunu... Dedikodu masasının kahramanı olan erkek porno starı ise sadece üç masa aşağımızda oturuyordu. Chris maşallah Chealse’nin ayaklı gazetecisi gibi, herşeyden haberi var, herkesi tanıyor. Dolayısıyla bu adamı da tanıyor. Tövbe ben bilmem etmem.
Chris, adını burada söylemek istemediğim bu porno starıyla Eagle adlı bir barda tanışmış. Adam artık film yapmıyormuş. Bırakmış. Çünkü bakmış ki bu işte para yok pul yok. Uyuşturucu batağına da saplanmış ve çok zor günler geçirmiş. Zaten görseniz eski görünümü hiç kalmamış. Daha önce de bir kaç porno starına sağda solda rastlamıştım. Çoğu, annemin Kuyulu köyündeki evimizin duvarına, kurutmak için astığı dolmalık biberleri hatırlatmıştı bana, suyunu çekmiş gibiler. Büyük bir ihtimalle uyuşturucudan...
New York daki porno fim sektörünün bu yıldızları ister postu eskitmiş olsun, isterse tazeliğini korusun, pek çoğu çevirdikleri filmlerle geçinemiyorlar. Arta kalan bolca zamanda ise bedenlerini satmak zorunda kalıyorlar. Bu işten de fazla kazandıkları yok. Saatlik ücretleri 150 dolardan başlıyor. Gecelikleri ise 500 dolar ile 2 bin dolar arasında değişiyor. Ama müşteriler öyle tahmin ettiğiniz gibi kapıda kuyruk oluşturmuş değil tabii. Örneğin yine Chris’in anlattığına göre aşağı masadaki porno starı, bütün bu nedenlerden dolayı zorlu bir mğcadele sergilemiş ve uyuşturucuyu bırakmış, sonra da iki yıllık bir hemşirelik okuluna gitmiş. Daha geçenlerde de hemşire (Bu ülkede erkek hemşirelerin sayısı bir hayli fazla) olarak bir hastanede işe başlamış. Adam sözde Chris’e demiş ki “Başıma ne geldiyse penisimin olağan dışı ölçüsünde geldi, öyle olmasaydı belki da farklı bir hayatım olurdu, bu kadar yıpranmazdım”
Bir ara, haftaya hangi filmi izleyeceğimize geldi söz. Ben Paul Thomas Anderson’ un yeni filmi There Will be Blood’u izlemeyi önerdim. Magnolia filmiyle hayran olduğum bu yönetmenin yeni çalışması ile ilgili çok iyi şeyler duymuştum. Sonra Laf nereden döndü dolaştı tam hatırlamıyorum ama geldi geldi Anderson’un gençken yaptıği bir belgesel filme dayandı. The Dirk Diggler Story Adlı bu 30 dakikalik film, efsanevi büyüklükte bir penise sahip ünlü porno stari John Holmes’in hayatıyla ilgiliydi.
2,500 porno film çeviren ve 1988 yılında AIDS den ölen Holmes’un yaşamı, oyle dolu dolu-öyle farlı ki hakkında 10 ayrı film yapsanız yine O’nun hayatına yetişemezsiniz.
Bu adamın penisinin kesin santimetre olcusu konusunda yuzlerce çesit rivayet var. Öyle ya zamanın porno film endüstrisinin en large (X –Large demek daha doğru) penisine sahip. Rivayetler 25.4 cm den 41 cm ye kadar değişiyor. Bu sorun vakti zamanında milletin içine öyle dert oldu ki ölünce bile adamcağazın penisini ölçüp raporlara geçirdiler.
70’lı yıllarda günde 3 bin dolar kazanan Holmes, gün geldi bedenini hem erkeklere hem kadınlara para karşılıgı sattı. Yetmedi genç sevgilisini de sattı. Prezarvatifsiz film çevirdi. AIDS’ li olduğunu bile bile rol arkadaşlarıyla korunmasız ilişkiye girdi. Uyuşturucu sattı, silah taşıdı, kredi kartı sahtekarlığında bulundu, iki üç kuruş için hırsızlık bile yaptı. Birlikte Porno film çevirdiği anal seks kraliçesi olarak namlanmış Laurie Rose ile evlendi, silahli çetelere bulaştı. Hangi birini sayayım, o kadar çok şey varki.
İşte şimdi, hemsire olan porno yıldızını hem daha iyi anlıyor hem de kendisiyle ilgili yaptığı değerlendirmeye hak veriyorum. Nitekim, John Holmes’un da penisinin ölçüsü bu kadar olağandışı olmasaydı, porno piyasasına düşmeyecek ve başına da bunların hiç biri gelmeyecekti.
Amerika’da dini grupların her geçen gün örgütlenip güç kazanması, ateistler ve agnostikleri de örgutlenmeye itti. Laiklerin cephesinde yer alan bu yeni kesim,cinsel eğitimden, din okullarına yapılan yardıma, kürtajdan mahalle baskısına kadar her konuda dini kesimle çatısma içine giriyor. Nufusun yüzde 2' sinin ateist, yüzde 4’ünün ise agnostik olduğu Amerika'daki tek açık ateist kongre üyesi olan Pete Stark , sayıları 50 olduğu tahmin edilen ve ateist olupda kendilerini gizleyen kongre üyelerini de mücadeleye çagırıyor.
Bu ülkeye taşındığımdan beri kiminle tanışsam bir kaç yumuşak geçiş sorusunun ardından, müslüman olup olmadığımı öğrenmek istiyor. Buranın eskilerine göre, Amerikan halkı, 11 Eylül saldırısının ardından bu tür sorular sormayı adet edindi.
“Müslüman mısın?” sorusunu cevaplamak öyle zor ki; dinle arasına ciddi bir mesafe koymus biri olarak “müslümanım’ desem, kendi kendimi inkar etmiş olacağım. Değilim desem sanki geldiğim yeri inkar etmiş gibi olacağım.
Ama artık eskisi gibi takmıyor, mantıklı bir açıklama yapmaya çalışmıyorum. Cevaplarım moduma göre değişiyor. Eğer tanıştığım insanın benden nefret etmesinde hiç bir sakınca görmüyorsam bu soruya iki şekilde cevap veriyorum: “El Kaide’nin Guantanamo’dan kaçan bir üyesiyim, ya da corabimin rengini de merak ediyor musunuz?” Hemen ardından da sevimsiz sevimsiz sırıtıyorum. Ama yok eğer o an normal halimdeysem, “Musluman bir aileden geliyorum. Son 10 yildir Zerdüştüm, atese tapıyorum. Peki sen? Sen hala annenin dinini mi takib ediyorsun.” deyip geçiyorum.
Geçen yılın başında iş başı yaptığım finans şirketinde Anthony hariç hiç kimse bana “müsluman mısın?” sorusunu sormadı. Büyük bir kuruluşta çalışıyorsanız ve biriyle çok icli dışlı değilseniz bu tür sorular sormak tehlikeli zaten. Çünkü hemen İnsan Kaynakları departmanına gider ve “Bu şahıs kişisel sorular sormak yoluyla beni taciz etti” diyebilirsiniz. İste O gun o soruyu size soran şahsın o sirketteki son günü olabilir. Bu arada bir parantez açıp süyleyeyim. Türkiye’deki şirketlerin HR (Huma Resource-İnsan Kaynakları) departmanları muhasebe departmanı olmaktan çıkıp bu tür ince noktalara da yoğunlasmalılar.
Peki Anthony’yi HR‘a bildirdim mi? Tabi ki hayır. Anthony şirin bir genc. New York Üniversitesi mezunu, finans okumuş aynı zamanda çok da iyi bir bilgisayar programcısı. Iyi işler çıkarıyor. İnsanın yaşı geçtikce gençleri çocuk gibi görüyor. Bu nedenle henüz ögrenme çağındaki birine kötü bir şok yaşatmak istemem.
Anthony, tam karşımda oturuyor ve ne zaman fırsat bulsa bana dinle ilgili sorular soruyor. Katolik-İtalyan asıllı bir aileden geliyor. O’nun kafasındaki müslüman klişesinden farklı olduğum besbelli. Bu nedenle beni kurcalayıp duruyor.
Yetmiyor “dışarıda bulusup konusalım” teklifleri getiriyor. Her defasinda bir bahane buluyorum, ama geçenlerde bahanesiz kaldım ve “tamam” dedim. 39 yaşında bir adam olarak 23 yaşında bir gençle dışarıda başbaşa gözükmek istemem doğrusu. Direnmelerim bu yüzdendi.
Neyse, beni ilginc bir yere götürecekmiş. Gittik. 1854 yılından beri hiç kapanmadan faaliyet göstermis Amerika’nın en eski barı: McSorley (Manhattan'in dogu kesiminde, 7. sokak uzerinde (2 ve 3. caddeler arasinda)2004 yılında 150. Yıldonümleri’ni kutlamışlar. İçersi yer yer eskici dükkanı, yer yer kötü bir antikacı dükkanı gibi; geçmişten birike birike kalmış tuzluklar, resimler, dolaplar, fotoğraflar, hatta tozlar bile. Bu bir İrlandali barı ve kendi biralarını da kendileri yapıyorlar. Bira sudan ucuz: iki birayı 4.5 dolara içebiliyorsunuz. Siyah biralari fena değil. Söylendigine göre bir çok tarihsel figur buraya uğrarmış, hatta Abraham Lincoln, ABD’ye başkan olmadan onceki döneminde burada demlenirmis. Barın ilginç prensipleri de olmuş: 1970’lere kadar kadınlar içeri alınmıyormus. (Acaba burası o zamanlar adi konmamis bir gay barmıydı? Hakkinda “gay” soylentileri cikarilan Lincoln de buraya takıldığına gore… ) 1990 yılına kadar birahanede kadın tuvaleti bile yokmuş. Bu mekanda, diğer barların tam tersine, bira içmeyi kesip sadece poponuzu koydugunuz sandalyeyi ısıtmaya başlarsanız, dışarı atılabilirsiniz. Çalısanlar biraz kaba saba.
Biraları Anthony aldı. Benim için bu bir tehlike işareti. Demek ki O çok konuşacak ben çok dinleyeceğim. Nitekim de öyle oldu. İçtikce sanki çene kemikleri yağlandı daha iyi işler oldu, sesi açıldı ve eskisinden daha konuşkan oldu. Bir yandan içtik-bir yandan din üzerine konustuk.
Aramızdaki diyalogları burada replika edersem bu yazı yazi dizisine donusebilir. İyisi mi sadece Anthony’nin düşüncelerini özetleyeyim. Çocuk ateizme merak salmış . O’na gore nasıl ülkedeki Hristiyanlar Müslümanlar, Budistler, Museviler örgütleniyorsa, Ateistler de örgütlenmeli. Nasıl bu gruplar, insanları kendi doğruları yönünde etkilemeye çalışıyorsa, atesistler de yüzyıllık utangaçlığı ve bastırılmış suçluluk hissini bir tarafa bırakıp, dine karşı mücadele etmeli. O’na göre budizm gibi en barışcıl gözüken dinler bile ellerine güç geçirdiklerinde dogmatik ve baskıcı bir organizasyona kolaylıkla dönüşebilir. İşte bu nedenle bitirdigi üniversitenin “Atheist, agnostik ve özgür düşünceliler” adlı kulübüne (nyu.edu/clubs/atheists) destek oluyor. Bunun yanı sıra atheist ittifakı adlı bir organizasyonla (atheistalliance.org) ilişkileri var. secular.org adli internet sitesini surekli takib ediyor. Benim de onlara katılmamı istiyor. Elbette hiç bir konuda unumu eleyip eleğimi asmış değilim ama yinede “Ih” dedim , geçtim.
Amerikan nüfusunun yüzde 2 sinin ateist, yüzde 4’ünün ise agnostik olduğunu Anthony’den ögrendim.
Ben de O’na kendi ülkemin laik olduğunu ve bunun nasıl işlediğini anlatmaya çalıştım. Ama bana biraz şüpheyle baktı, “Ne oldu, neden öyle bakıyorsun?” deyince de açtı ağzını: “Eğer ülkenizde bütün bir halktan vergi toplanıyor ve bu vergilerlerden bir bütçe ayrılarak sadece sunni müslümanların dinsel gereksinimlerine yardım ediliyorsa bu nasıl laiklik?” Bu soruya cevabim şu oldu: “Yeni iktidar, öteki mezheplere de örneğin Aleviler’e de yardım edecek” Anthony ille de tartışmak istiyor ya devam etti, “Peki ülkenizde hiç mi Hıristiyan yok, hiç mi Musevi yok, onların durumu ne olacak.? Onların dini gereksinimleri için neden yardım yapılmıyor? Demek ki devletiniz bütün dini gruplara eşit davranmiyor”
O’na hak versemde “Sen haklısın” deyip ülkemi küçük düşürmek istemedim. O’nun yerine daha politik bir cevap verdim. “Hükumetimiz zannedersem bu konuda da bir şeyler yapmaya çalışıyor.” Anthony yine durmadı: “Peki dinsiz olanlar yani Ateistlerin ve Agnostiklerin payı? O halde devletiniz onlara da yardım etmeli. Ya da durumu telafi etmek için onlara özel bir vergi indirimi yapmalı. İlkenizde dine inanmayan ama vergi veren insanlar yok mu? ”. Ne demeliydim ben simdi bu cocuğa, “Haklısın” dedim artık, sırf meseleyi noktalamak için. Ancak Anthony’de tartışacak o kadar çok fikir var ki durmuyor, konuşuyor, “Yok hayır, devlet hiç bir dini gruba yardım etmemeli. Bu devletin işi değil. Devlet çalışanlarının dini inancı olabilir ama devletin dini olmaz. Devlet dinsiz yani ateist bir organizasyondur. Bu nedenle hiç bir dini gruba yardım etmememeli.”
Amerika’da da laik ve ateistlerin olusturduğu cepheyle dinciler arasında ciddi bir çatışma var. İste Athony ile aramızdaki diyalogdan çıkardığım sonuçlar. Bakın bakalım Amerika’da çatışma ne düzeyde ve nasıl yaşanıyor.
*Laikler ve ateistler, Christmas döneminde, insanların birbirine dini bir anlam içeren “Marry Christmas” demek yerine “Happ Holiday” (İyi tatiller) demelerini öneriyor. Çünkü her gördüğüne Marry Christmas demek herkesi Hristiyan kefesine koymak demek. Oysa bu ülkede başka dine mensup insanlar ve ayrıca dinsizler de var.
*Amerikan Kongresinin 50 üyesinin gizli ateist olduğu tahmin ediliyor. Kongrenin tek açık ateisti olan Pete Stark, gizli ateistleri saklandıklari dolaptan çıkmaya cağırıyor.
*Dinciler kürtajin yasaklanmasını isterken ateistler ve laikler buna karşı geliyor.
*Bush yönetimi dini okullara ödenek ayırırken, laik ve ateistler bu ödeneklerin derhal kesilmesi yönünde mücadele veriyorlar.
*Laikler ve ateistler okulardaki cinsel eğitim derslerinde evlilik öncesi cinsel perhizin ögütlenmesine karşı cıkıyor.
*Devletin sosyal hayatta, okullarda ve orduda ateistlere karşı psikolojik baskıları önlemek için yasal tedbirler alınması isteniyor.
Hmmm! Bu ağır bar muhabbetinin ardından, kafam allak-bullak olmuştu. Anthony’nin konuşmalarındaki alkol oranı sanki daha fazla gibiydi. “Anthony! dur ne olur, ben bardan iki bira alip geleyim de şöyle kendimize gelelim lütfen” dedim ve kalktım yerimden.
Mini sözlük: Atheizm: Ateizim bir din değil. Sadece Tanrı’nin varlığına inanmamak. Agnostisizim: Bu düşünceye göre Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu şu an için bilinemez.






