06.07.2008 - taraf gazetesi
Bizim cadı Sybil’in arabasından hiç bahsettim mi bilmiyorum. Özetle bahsedeyim bari. 950 dolara alınmış külüstür mü külüstür bir Chevrolet, ucu asfalta sürtüp duran egzoz borusu öksüre öksüre çalışıyor, camlardaki kirden dışarıyı göremiyorsunuz, içerisi çok dağınık ve ağzına kadar irili ufaklı ne olduğu belirsiz eşyalarla dolu. Bana Halkalı Çöplüğü’nü anımsatıyor. Kazayla ayağınız kayıverse, çöplerin içine gömülür, nefes alamaz ve oracıkta can verirsiniz.
İki gün önceydi, akşam vakti atladık Sybil in arabasına, Westwood adlı kasabada bulunan bir masaj salonuna gidiyoruz. Arabada giderken düşünüyorum. Benim solcu arkadaşlarımın çoğu Sybil gibi dağınık. Ben de öyleyim, odamı düzeltirim iki dakika sonra yine her şey başa döner. Tekrar düzeltirim kaç dakika bilmiyorum ama çok geçmez tekrar dağılır, “Allah yardımcım olsun” derim, olmaz.
Bu nedenle ister istemez soruyorum, “Acaba bu solcu milletinde mi bir gariplik var, neden böyle dağınıklar"
Kaç gündür bu sorunun cevabını araştırıyorum, tam çat diye çatlayacaktım ki cevabı buldum. Evet, tahminim doğruymuş, bizim solcularda bir gariplik varmış. Aman durun solcu kardeşlerim, hemen hiddetlenmeyin. Sözünü edeceğim gariplikler öyle kötü gariplikler değil.
ASLAN YATTIĞI YERDEN, SOLCU DAĞINIKLIĞINDAN . Çeşitli üniversitelere bağlı psikologlardan John Jost, Dana Carney ve Sam Gosling’in yaptığı bir araştırma göstermiş ki aslan hakikaten yattığı yerden belli oluyor. Bu nedenle kimin sağcı kimin solcu olduğunu biraz olsun çakmak için onların ofis ve ev düzenine bakmanız yeterli. Solcuların evleri daha dağınık ama daha renkli, sağcıların ise daha derli toplu, daha aydınlıkmış. Solcular evlerinde daha çok kitap bulunduruyorlarmış, üstelik bu kitaplar farklı alanlardaymış. Yine solcular, diğer dünya ülkelerine ilişkin haritadır, fotoğraftır, hediyelik eşyadır... bulundurmayı daha çok seviyorlar.
Peki, insanlar neden böyle? Neden bazıları sağcı bazıları solcu oluyor? Acaba aileden mi miras kalıyor, yetişme tarzından mı, kişiliğimizdeki zayıf ve güçlü yanlarla ilgili bir şey mi, sadece işimize öyle geldiği için mi, zaman içinde neler yaşadığımıza bağlı bir şey mi, bulaşıcı mı? Ne?
Elin sosyologları, psikologları bizimkiler gibi üşengeç olmadıkları için oturup bu konularda kafa yormuşlar tabii.
ALINGAN SAĞCI, ATILGAN SOLCU . 1969 yılında, Berkeley Üniversitesi profesörlerinden Jack ve Jeanne Block, çocukluk kişiliği ile ilgili bir araştırma yaptılar. Araştırma için, çeşitli anaokulu öğretmenlerinden, çocukların mizaçlarını değerlendirmeleri istendi.
Bu çocuklar 20 yıl sonra tekrar bulundu ve onların çocukkenki mizaçları ile bir yetişkin olarak yaptıkları politik tercihler karşılaştırıldı. Görüldü ki solcular çocukken daha kendine güvenli, enerjik, arkadaşlarıyla daha yakın ilişkiler kurabilen, atılgan ve esneklermiş. Sağcılar ise alıngan, çok kolay mağdur duruma düşen, kararsız, katı, ürkek ve çekingenlermiş. Araştırmanın sonucunda ise çocukken yeterince kendine güven hissetmeyen çocukların, gelenekler ve otoriteye daha çok güvenme ihtiyacı duydukları ve büyüdüklerinde de bu gelenek ve otoriteyi sağ politikalarda buldukları tespiti yapılmış.
KİM TERTİPLİ, KİM YENİLİKÇİ . Buraya kadarki sonuçlar solcu kardeşlerimi sevindirdi şimdi azıcık sağcıları sevindireyim bari. Bundan beş yıl önce 22 bin insan üzerinde çok geniş kapsamlı bir araştırma daha yapıldı. Bu araştırmayı ise John Jost, Arie Kruglanski, Jack Glaser ve Frank Sulloway birlikte yürüttüler. Araştırmanın sonucuna göre sağcılar çabuk karar alma ve bu kararda ısrar etme konusunda daha tutkulular. Yaptıkları işleri ise daha tertipli, kuralına uygun ve belli bir disiplin içinde yapıyorlar. Solcular ise yeni fikirlere daha açık, daha meraklı, hep yeni heyecan arayışı içinde, yaratıcı ve yenilikçiler, ayrıca seyahate, sanata, müziğe ve edebiyata daha meraklılar. İki kesim arasındaki bir başka ilginç farklılık ise şu: sağcılar belirsizliğe karşı hiç tahammüllü değiller. Bunun yanı sıra, sağcıların dünyasında her şey daha siyah-beyazken, solcuların dünyasında gri alanlar da var.
Peki, insanları sağcı yapan en önemli faktörlerden biri neymiş biliyor musunuz: Ölüm korkusu ve dünyanın tehlikelerle dolu olduğu düşüncesi.
***
Gayler evlenmeye California’ya gidiyor
California eyaletinde gay evliliğinin serbest bırakılması evlenme daireleri önünde uzun kuyruklara yol açtı. Üstelik bu kuyruklar sadece eyalet içindeki şehirlerden gelenlerden değil, eyalet dışından gelen gay ve lezbiyen çiftlerden de oluşuyordu. Çünkü çıkan yasaya göre eyalet dışında yaşayanlar da gelip California’da nikâhı basıp dünya evine girebiliyorlar. Ne utanç verici bir durumdur ki bizim eyalette, yani New York’ta gaylerin ve lezbiyenlerin evliliği yasal olarak mümkün değil. Bu nedenle New York doğumlu olan ve Manhattan’da yaşayan ünlü oyun yazarı Tony Kushner, uzun zamandır birlikte yaşadığı partneri (eğer iki gay ya da lezbiyen sevgili aynı evde birlikte yaşıyorlarsa birbirlerini “partner” olarak tanımlıyorlar) Mark Harris ile birlikte California yolcusu. Bu gay çift 2003 yılında ahbapları ve aileleri arasında yaptıkları özel bir törenle ilişkilerini sosyal olarak resmîleştirmişlerdi.
***
Hepiniz bir Paris Hilton etmezsiniz
Geçen hafta, ünlü oyuncu John Cusack MSNBC’den Keith Olbermann programına konuk oldu. Nedeni ise Cussak’ın politik bir reklam kampanyasında yer almasıydı. Bu kampanyayı moveon.org adlı bir internet sitesi yürütüyor. Kampanya aracılığıyla, Amerikan halkına, Başkan Bush’un ve Cumhuriyetçilerin başkan adayı John McCain’in ülkeye ne kadar zararlı oldukları ve olacakları anlatılıyor. Bu web sitesinin sahipleri ise Silikon vadisinde iş yapan iki zehir zemberek girişimci. Görüyorsunuz elin işadamlarını ve sanatçılarını, paralarını koyarak kariyerlerini riske atarak neler yapıyorlar. Cumhuriyetçi Parti belasının bir daha bu ülkenin başına musallat olmaması için çaba gösteriyorlar.
Görmenizi istediğim nokta şu; ünlü bir Hollywood oyuncusu olan John Cusack bir siyasi aktivist gibi hareket ederek ülkesi için bir şeyler yapmaya çalışıyor.
Pop şarkıcısı Christina Aguilera, gençlerin oy kullanması için çaba harcayan “Rock the Vote” (rockthevote.com) adlı kampanyanın reklamlarında bedava oynuyor. 28 yaşındaki şarkıcı Alicia Keys Kenya ve Uganda’ya giderek oradaki AIDS’lilere yardım etmeye çalışıyor. Mia Farrow UNICEF’in iyiniyet elçisi olarak Darfur gibi Afrika’nın en tehlikeli bölgesinde insanlara yardım için çırpınıyor. Brad Pitt, New Orleans’ta evleri selde yıkılan insanlara evler yapıyor. Bu da yetmiyormuş gibi boşalan ve fakirleşen kente canlılık sağlamak ve dikkati şehre çekmek için karısı Angelina ve çocuklarıyla birlikte gidip bizzat o kentte yaşıyorlar. Bir de dönüp Türkiye’deki ünlülere bakın. Siz Kenan Doğulu’nun gidip Diyarbakır’da ev alacağını ve yılın yarısını orada geçireceğini düşünebiliyor musunuz?
Yukarıda saydığım Amerikalı ünlülerin hepsi, hem popülaritelerini belli bir davaya dikkat çekmek için kullanıyor hem de o davaya kendi ceplerinden inanılmaz miktarlarda büyük paralar akıtıyor. Türkiye’deki şarkıcılar, türkücüler, oyuncular, genç işadamları ise kazandıkları paraları tek başına yemeyi seviyor. Toplum için bir şey yapma gibi bir alışkanlıkları ve kültürleri yok. Kaçı Madonna gibi kimsesiz çocukları evlat ediniyor, kaç gay şarkıcı Kaos GL dergisine yardım ediyor, kaç genç işadamı çocukların eğitimine destek oluyor, kaç zengin köşe yazarı hayır için bir şey yapıyor. Türkiye’deki paralı insanlar bu açıdan dökülüyor. Onca küçümsenen Paris Hilton kadar bile olamıyorlar. Herkesin aptal muamelesi çektiği ve küçümsediği bu kız bile yardım kuruluşları ile birlikte kalkıp ta Güney Afrikalardaki yetimlerin yardımına koşuyor. Türkiye’dekilere “Yuh” diyorum başka da bir şey demiyorum.
Taraf’ın bir süredir yayınladığı skandal belgeler karşında belli bir kesim hâlâ ikna olmuyor. Bu kesimin sisteme olan güçlü inancı, onların bu türden katı gerçekleri görmelerine engel oluyor. Çünkü bu gerçekler onların ideolojik inanç dünyasını ayakta tutan iskeleyi tümüyle alaşağı edebilir ve onlara büyük bir hayal kırıklığı yaşatabilir. Kimse de bunu yaşamayı, bir yıkıntının altında kalmayı tercih etmez. Sırf bu nedenle, ihtiyacı olduğu halde psikoloğa gidip kendine çeki düzen vermeye çalışan çok az insan vardır. Anlamak zor değil, bu tür insanlar kendileriyle, özellikle de olumsuz yönleriyle yüzleşmekten çok korkarlar.
?ÜPHECI OL Kİ GÖRESİN . Buna rağmen, şüpheci olmakta herkes için yarar var: kendimizden, doğru bildiklerimizden, tapındığımız ünlülerden, güvendiğimiz dağlardan... ?üphecilik insanın gözünü açan bir şey, öteki türlü sizden saklananı da saklanmayıp gözünüzün içine sokulanı da göremiyorsunuz. Yanlış anlamayın paranoyak olun demiyorum.
Bugün Türkiye’de yaşanan ve Taraf’ın ortaya çıkardığı belge skandalının bir benzeri yakın geçmişte Amerika’da ortaya çıktı. Ancak şüpheci ve cesur Amerikalı gazeteciler olmasaydı böyle bir skandal ortaya çıkmayacak ve toplumu ilgilendiren pek çok gerçek, devletin kara kutusunda saklı kalacaktı.
New York Times’ın ortaya çıkardığı skandala göre Amerikan Savunma Bakanlığı ülkenin en etkin televizyonlarında görev yapan askerî danışmanları istediği gibi yönlendiriyordu. Yani Savunma Bakanlığı danışman-gazetecileri kullanarak toplum bilincini biçimlendirmeye çalışıyordu.
PENTAGON’UN ÜLKEYI BİÇİMLENDİRME SAVA?I . Savunma Bakanlığı’nın toplum bilincini biçimlendirme çabası Irak savaşının başlamasından biraz önceye dayanıyor.
2001 yılında Pentagon bünyesinde Stratejik Etki Departmanı (The Office of Strategic Influence-OSI) adlı bir bölüm kuruldu. Bu bölümün varlığı aradan bir yıl geçmeden basına yansıdı.
Bu departmanın amacı, Irak ve Afganistan’daki savaşın psikolojik cephesini yürütmekti. Öyle ya var olan bir savaşı sürdürmek için önce kendi toplumunuzu, sonra da başka toplumları ikna etmeniz gerekiyordu. Psikolojik için en uygun silah ise gazetecilerdi. Bu savaşın gereği olarak da gazetecilere doğruları değil yanlışları iletmeniz gerekiyordu.
Kullanılan taktiklerden biri black propagandaydı. Hayali isimlerle, gazeteci ve sivil toplum kuruluşları liderlerine sürekli savaşla ilgili yanlış bilgiler içeren mailler yollanarak onları etkilemek ve Pentagon’un çizgisine çekmek hedefleniyordu.
DEVLETTEN MAA? ALAN GAZETECİLER . Bu departmanın yediği öteki naneler de var. Bunları da yine medyaya yansıyan skandallar sayesinde öğrendik. Pentagon, propaganda yapmak için gazetecileri maaşa bile bağlamış.
Örneğin 2006 yılında çıkan bir skandalda, Pentagon’un, farklı yayın organlarında çalışan 10 gazeteciye Castro karşıtı yorum yapmaları için para verdiği ortaya çıktı. Bu gazetecilerden üçü İspanyolca yayın yapan El Nuevo Herald için çalışıyordu. Oldukça da yüklü miktarlarda paralar alıyorlardı. Pablo Alfonso, devletten toplam 175 bin dolar almıştı. Ancak olayı öğrenen gazete yöneticileri “bizim çocuklar vatan millet için bunu yaptı” gibi bir savunma yapmadılar elbet, onların işine anında son verdiler. Çünkü gazetecilik ayrı askerlik ayrı.
Bu konudaki son skandal ise yine yakın zaman önce ortaya çıktı. Buna göre CNN, NBC , ABC, MSNBC, FOX News televizyonları ile bir çok radyoda askerî yorumcu olarak görev yapan isimler, Pentagon un medyadaki Truva atı gibi hareket ediyorlardı.
FOX News da çıkan ve Pentagon ne derse aynısını yankılayan John C. Garrett bu isimlerden biri. Kendisi emekli albay, FOX’dan ücret bile almaya tenezzül etmiyor. Çünkü parayı başka şekilde kazanıyor. Bu isim aynı zamanda, Patton Boggs adlı bir firma için çalışıyor. Bu firma özellikle Irak’taki Savunma ihalelerine katılan şirketler için ihale takipçiliği yapıyor. Durumu anlayın artık. Sayın Garrett Pentagon’un suyuna ne kadar giderse o kadar çok ihale kapma şansı var.
YAN GEL YAT OSMAN IRAK DEDİ?İN DÖRT DÖNÜM BOSTAN . New York Times’ın ele geçirdiği yazışma metinleri de gösteriyor ki çoğu asker kökenli olan bu yorumcular Pentagon’un “gag” dediğini noktasına virgülüne dokunmadan aynen aktarıyorlar. Pentagon bu beyefendiler için Irak’a özel turlar düzenliyor. Başka gazetecilerin girmediği noktalara bunlar götürülüyor. Yani bir sürü olanak ve kolaylık sağlanıyor. Hatta yeri geliyor Donald Rumsfeld’le rahatlıkla oturup çay kahve içiyor hoş beş ediyorlar. Bu sırada tek taraftan akan bilgilerle beyinleri bir güzel yıkanıyor tabii. Eve dönünce de dinledikleri bütün o yalan yanlış bilgileri esas alarak, askerî uzman sıfatıyla televizyonlarda yorumlar yapıyorlar. Karşılığında da her yorum için 500-1000 dolar arasında para kazanıyorlar. Oh, bir yorum yap yan gel yat. Bir de bu insanların savunma şirketlerinde buldukları yüksek maaşlı işler var tabii.
Demek ki Harper’s Bazaar dergisinin yayıncısı olan John R. MacArthur hiç de haksız değilmiş. Ne demişti, medya kuruluşlarının Irak savaşı konusunda ülkeyi sattığını ve tümüyle Bush’un propaganda organı haline geldiklerini söylemişti.
Bu yazıya burada bir son verirken, sorayım bari. Sondan bir önceki paragrafta çizilen manzara bana bayağı tanıdık geldi, peki ya size?
***
KENAN MENDEKLİ . Can arkadaşım Kenan Mendekli’yi yitirdik. Kenan, çok ama çok zor zamanlar geçirdi. Tam düzenini kurmuştu, rahat etmişti ki bu kez de kanser çıktı karşısına
O, deri fabrikalarında işçi olarak çalışmış, sendikacılık yapmış, siyasete girmiş, daha sonra gazetecilikte karar kılmış bir mücadele insanıydı. Ama yakalandığı kanser hastalığına yenik düştü.
Eşi Emoş’a ve dünya güzeli iki kızına sabır diliyorum. Kızları hiç bir zaman unutmasın ki babaları iyi bir insan, onurlu bir gazeteciydi.
2:23 PM
|
taraf gazetesi yazilari
|
0
comments
Allah’a şükürler olsun, güzel bir hafta geçirdim Hatta açık havada bir film bile izledim. Aslında birazını izledim. Film gösterimi, benim oturduğum semtteki Frank Sinatra Parkı’nda yapıldı. Bir hatırlatma yapayım: Frank Sinatra, bir zamanlar, İtalyanların ve gangsterlerin bıcır bıcır kaynadığı bu semtte yani Hoboken de doğdu. Genç bir delikanlıyken arkadaşlarıyla birlikte kurduğu ilk müzik grubu ise ismini bu semtten aldı: “Hoboken Four”.
KAR?I YAKA GAY YAKA . Hobokenlılar da kadir kıymet bildiklerini göstermek için Hudson nehri kıyısında inşa edilen dev iskelenin üzerine kurulan bu parka, rahmetlinin ismini vermişler. Park, karşı kıyıdaki Chelsea semtine bakıyor. O yaka ne kadar gay’se bu yaka da o kadar straight. İstisnalar da yok değil tabii...
Zengin bir semt olan Hoboken’da, beyaz Amerikalılar ve tek tük zengin yabancılar yaşıyor (istisnalar yok değil tabii). Nüfusun çoğunluğu finans sektöründe çalışan 30’lu yaşlardaki genç çiftlerden oluşuyor. Bu nedenle ortalık bebek arabası gezdiren nanny’ler ve çalışmayan annelerle dolu. Bu çiftler burada Hoboken’ın dar ama şık apartmanlarında bir süre idare ediyorlar, (çünkü işlerine daha yakın), biraz para biriktiriyorlar, çocuklar büyüyüp okul çağına gelince de varoşlarda (suburb) mortgage sistemiyle kendilerine bahçeli müstakil bir ev alıyor ve bu diyardan göçüp gidiyorlar.
ÇİMLERIN ÜZERİNDE SİNEMA KEYFİ . Neyse, neyden bahsediyordum, film gösteriminden bahsediyordum. Herkes yanında portatif sandalyesini, yastığını, battaniyesini getirmiş, çimlerin üzerine güzelce yerleşmiş, bense tipik bir Türkiyeli olduğum için, hazırlık mazırlık yapmadan, elimi kolumu sallayarak geldim. Millet film öncesinde pikniğini yapıp üzerine şarabını yudumlarken, ben, elimdeki organik limonata ve şortumun sağ cebinin derinliklerinden tesadüfen bulup çıkardığım nane şekerleriyle idare etmeye çalıştım.
SINATRA PARKI . Sinatra Park’taki akşam hakikatten çok güzeldi. Sinema perdesinin tam arkasında, tersine çevrilmiş bir avize gibi duran Manhattan manzarası ise görülmeye değerdi... Rüzgâr da püfür püfür esiyordu, ohh. Ancak ben filme bakar gibi yaparken sanki karşımda birileri varmış gibi içimden onlarla sohbet etmeye başlamıştım. Huy işte, çıkmıyor: İnsanların yüzüne söyleyemediklerimi onların hayaletlerine söylüyorum.
HAYALETLERE İÇ DÖKMEK . Hayaletlerle sohbet uzun sürdü, limonatamın dibini getirip, nane şekerlerimi de bitirince, uykuya dalmışım. Uyandığımda ise parkta bir tek ben vardım bir de cinler periler.
Neyse kalktım, yürüye yürüye eve gittim, zaten parktan beş dakika. Gecenin o saatinde uyku da tutmayınca Netflix’den kiraladığım Ralph Nader ile ilgili An Unreasonable Man adlı filmi koyup izlemeye başladım.
UZAYLI MUSTAFADAN ANKARA HAVALARI . Bu filmi izledikten sonra şu karara vardım: Eğer Ralph Nader gibi bir avukat Türkiye’de yaşıyor olsaydı. Melih Gökçek’i bir sürahi suda boğabilirdi. Ama gördüğünüz gibi Melih Gökçek bir sürahi siyanürlü suyu içerek basın açıklaması yapacak kadar kanlı canlı. Ankara Belediye Başkanı Gökçek, halk sağlığı açısından son derece kritik bir skandal karşısında, Uzaylı Mustafa’yı andıran tavırlar sergiliyor. Bununla da kalmıyor, topu sürekli saha dışına, yani bir İzmir Belediyesi’ne bir ODTÜ’ye atarak meseleyi kafa bulandıran bir futbol oyununa çevirmeye çalışıyor.
İşte sırf Gökçek gibiler yüzünden Nader’ın bu ülkede çok iyi bilinmesi ve örnek alınması gerekiyor. Çünkü Nader, kanunsuzlara savaş açan gerçek bir Amerikan halk kahramanı. Bu ülkede de bir zamanlar insanlara zehirli ve kontrolsüz sular içiriliyordu. Ta ki Nader’ın “Safe Dirnking Water Act” (Sağlıklı İçme Suyu Hareketi) bu işe el atana kadar.
Amerika’daki içme suyu ile ilgili verdiği inanılmaz mücadeleye girmeden önce Nader ile ilgili bandı bir ileri bir geri sarıp, O’nun bilmediğiniz yanlarını size göstermek istiyorum.
RALPH NADER’IN İÇME SUYU SAVA?I . Çoğu insan Nader’ı 2000 yılı Amerikan başkanlık seçimlerine Green Party adına katılan siyasi lider olarak görür. Hatta Nader o seçimlerde, oylarını bölmek ve başkanlığı Bush’un kapmasını sağlamakla suçlamıştı. Tıpkı bizde CHP’ye alternatif olan partilerin oy bölmekle suçlanması gibi.
Oysa Nader, tek başına giriştiği o çetin mücadele sonucu, Amerikan halkına hiç bir siyasi liderin veremediği kadar çok şey verdi. Üstelik sıradan bir aktivist, bir avukat olarak yaptı bunu. Bu uğurda çok bedel ödedi, telefonları dinlendi, peşine adamlar takıldı, şantajlar yapıldı, hayat kadınları aracılığıyla tuzağa düşürülmek istendi.
Yani Nader hem iyi bir politikacı hem de iyi bir aktivist. O’nun yaptığı işleri bir bilseniz... Bugün arabalarda size can güvenliği sağlayan emniyet kemerlerinin varlığını Nader’a borçlusunuz, yine araba camlarındaki sileceklerin sağlamlığı Nader sayesindedir. Bütün bu süreçte avukatlık mesleği Nader’a çok yardımcı oldu ve O’nun bu ülkenin gelmiş geçmiş en etkili tüketici hakları savunucusu olmasını sağladı. GM gibi büyük otomobil şirketlerini, başka büyük şirketleri, finans devlerini, hatta devlet organlarını yine devletin kanunlarını kullanarak dize getiren bir isim oldu Nader.
YURTTA?LAR! İLK HEDEFİNİZ HAKLARINIZ. Nader, 1971’de Public Citizen adlı bir örgüt kurarak içinde yer aldığı bütün öteki sivil toplum kuruluşlarını bu örgüt çatısı altında topladı. Bugün bu örgütün, çeşitli mesleklerden gelen ve organizasyona gönüllü olarak katkıda bulunan 140 bin üyesi olduğu söyleniyor. Örgüt üyeleri kendi aralarında gruplar kurarak hayatın her alanında, halk adına ciddi araştırmalar yapıyor, denetlemelerde bulunuyorlar ve yeri geldiğinde sorumlular hakkında davalar açıyorlar. Hormonlu gıdalar, reklam sahtekârlığı, çevre kirliliği, borsada sahtekârlıklar, medyanın kötüye kullanımı, yani aklınıza gelebilecek her türlü sorunun üzerine korkusuzca gidiyor ve önlerine çıkan kalın duvarları devirerek sonuca varmaya çalışıyorlar. Örneğin bu çalışma gruplarından biri olan “sağlıklı içme suyu hareketi” 1996’da Amerika’da bu konudaki kanunların bile değişmesini sağladı ve bu kanunlar tümüyle bu grubun sunduğu veriler dikkate alınarak yenilendi. Üstelik bu yenileme belediyeler ve devlete milyarlarca dolarlık bir yük bindirdiği halde. ?imdi halk iç rahatlığıyla musluktan akan suyu içiyorsa sebebi ne bürokratlar ne belediyeler, Nader ve yandaşlarıdır.
KENDİNİZİ KİMSENİN VİCDANINA TESLİM ETMEYİN . ?imdi Ankara’nın zehirli su meselesi ile ilgili neler yapılıyor ona bakalım. Tüketici Dernekleri Federasyonu (TÜDEF) başkanı konuyla ilgili açıklama yapıp, basına konuştu, sonra işi Allah’a havale etmiş gibi kenara çekildi. Bu işlerin basında yazılmasıyla her şey düzelecek sanki. Yine ÖDP’nin (Özgürlük ve Dayanışma Partisi) üyeleri sağ olsunlar duyarlılık gösterdiler, geçmişten kalma klasik bir protesto alışkanlığıyla belediyenin önünde miting yapıp slogan attılar. Sonra da Gökçek’i kendi vicdanıyla baş başa bırakıp geri döndüler. Sanki Gökçek utanıp konuyu çözüme kavuşturacakmış gibi. Hayır, halk, hiç bir şeyini bir belediye başkanının vicdanına teslim etmemeli. Kanun yolunu kullanarak Gökçek’in tıpış tıpış doğru olanı yapması, bugüne kadar yapmadıkları içinse cezası neyse onu da çekmesi sağlanmalı.
CİNSEL TACİZCİ ANAYASA MAHKEMESİ ÜYESİ . Bir hatırlatma daha yapayım. Amerika’da pek çok kanun sıradan insanların açtığı davalar sonucunda yeniden düzenlendi. Ya da bu davalar emsal teşkil ettiği için ileride ortaya çıkabilecek benzeri bir suç baştan önlenmiş oldu. Bunların kolay olduğunu düşünmeyin. Burada da her şey çok zor ama inançlı ve kendine güvenen insanlar var. Sigara ilgili yasal düzenlemeler ya da “sexual harassment” olarak tanımlanan cinsel taciz suçu bu tur davalar sonucu yapılandı. Somut bir örnek vereyim. Geçmişte, Anita Hill adlı kadının, Anayasa Mahkemesi üyesi olan Clarence Thomas aleyhine açtığı dava olmasaydı, bugün Amerikalı kadınlar iş yerlerinde bu kadar rahat olmayacaklardı. Bu kadın, kendisine cinsel tacizde bulunan üstü hakkında açtığı dava sürecinde çok çekti ama sonunda kazandı. ?imdi şirketler işe alım sırasında elemanlara cinsel tacizle ilgili bir prensip anlaşması imzalatıyor. Bunları ihlal ettiğinizde gözünüzün yaşına bakılmadan kapı önüne bırakılıyorsunuz.
?imdi! Bu ülkede Ralph Nader gibi eldeki delilleri uç uca ekleyecek ve haksızlıkların üzerine gidecek kahraman bir avukat yok mu? ... Kırıntısı da mı yok.
2:22 PM
|
taraf gazetesi yazilari
|
0
comments






