showtvnet.com

1977 yılında Demokrat partiden başkan seçilen Jimmy Carter, Beyaz Ev’e geldiğinde çok ilginç bir girişimde bulundu, topluma örnek olsun ve güneş enerjisi kulllanımını özendirsin diye, Beyaz Evin damına güneş panelleri yerleştirdi. Yıl 1979’du. Karısı çoluğu çocuğu, bütün aile, güneşin ısıtttığı suyla çimdiler. Carter, Avrupalı sosyal demokrat liderleri andiran iyi niyetli ve toplumcu bir liderdi, dolayısıyla Allah’ın sunduğu bu bedava ısı kaynağından herkes yararlansın istiyordu. Bu nedenle güneş ve rüzgar enerjisine yatırım yapmak isteyen yatırımcılara önemli teşvikler sağladı, vergi indirimlerine gitti.

Ancak Carter’den sonra seçilen ve Amerika’nın 40. Baskanı olarak 1981’de göreve başlayan Ronald Reagan ne yaptı dersiniz. Astarı yüzünden pahalı olduğu iddiasıyla bu panelleri derhal söktürüp çöpe attı ve ardından da “nihayet kurtuldum” şeklinde derin bir ohhh çekti. Bununla da yetinmedi, petrol lobisinin verdiği gazla hareket ederek, alternatif enerji sektörünün ayağına çelme takıp yere düşürdü; teşvikleri ve vergi indirimlerini kaldırdı.

Reagan gerçekten hem ekonomide hem de iç ve dış siyasette radikal sağ politikalar izledi. Ondan sonra baba Bush, Clinton ve oğul Bush geldi geçti. Ancak hiç biri Regan’ın o gün temelini attığı ekonomik politikalarda cok temel değişimlere gitmediler. Belki bu nedenledir ki Amerikadaki pek çok ekonomist, “içinde bulunduğumuz yeni ekonomik buhranın esas sorumlusu kim?” diye soruldugunda, işaret parmaklarını rahmetli Reagan’ın resmine yöneltirler.

Şimdi Obama görevde, Ancak Obama, Reagan sonrası başkanlardan hayli farklı. Çünkü herkese illallah dedirten bu ekonomik buhrandan ülkeyi çıkarmak için hiç alışık olmadığımız, oldukça radikal sayılabilecek politikalar uyguluyor. Ne tesadüftür ki Obama’nın uygulamaya koyduğu her karar, Reagan karalarının antitezi gibi. İşte bu nedenle Obamayı sosyalist olmakla itham edenler var, hatta geçenlerde sevdiğim bir televizyoncu olan Rachel Maddov espiriyle karışık. “Bolşevik devrimini de bekliyoruz” dedi.

Peki neymiş Reagan’ın tezleri ve neymis onun antitezi, hepsi asağıda:

* Reagan daha seçim kampanyasında seçmenlere demişti ki devlet toplumun problerinin çözümü olamaz, tam tersine problem olur. Ve aynen şöyle devam etmişti: “Ingilizcedeki 9 berbat sözcük şudur: Ben devletten geliyorum ve burada size yardım için varım.” Obama ise toplumdaki problemleri çözmek için devleti daha fazla devreye sokuyor. Hatta devlet sirket bile kurtariyor.

* Reagan sirketler ve girişimciler için “bırakın kim ne halt yerse yesin” şeklinde açıklanabilecek “laissez faire” (terbiyeli çevirisi: bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler) ilkesini kutsallaştırdı. Obama ise sizi serbest bırakmaya gelmiyor ilkesiyle hareket ederek mali piyasaları ve şirketleri denetleyici yasalar hazırlıyor.

* Reagan devletin kamu harcamalarını düşürdü, ne yol ne yolak yaptı (Bu nedenle Amerika’da alt yapı çok eskidir). Obama son tesvik paketinden, eyalatelere önemli bir para akıtarak hem mevcut altyapıyı tamir etmeleri hem de diğer altyapı eksikliklerini gidermelerini istedi.

* Reagan silahlanmaya büyük yatırım yaptı. Obama Polonya’ya kurulması planlanmış füzesavar projesini iptal etmek için bir yol arıyor.

* Reagan ülkeyi petrole bağımlı hale getirerek aslında ülkeyi enerjide dışa bağımlı hale getirmiş oldu. Böylece ülke, enerji kaynaklarını kontol için Ortadoğu’da hiç bitmeyen çetrefilli bir maceranın içine sokuldu.Obama Amerika’yı bu bağimlılıktan kurtarnak için alternatif enerjiye yatırımı tesvik ediyor. Bu konuda çok ciddi ve büyük projeleri var.

* Reagan doneminde şirketler baskent Washingtonda DC’de konuşlandırdıkları lobicileri sayesinde, istedikleri yasal duzenlemeyi yapıyorlardı. Obama lobicileri ortadan kaldırmaya çalışıyor.

* Reagan aşırı milliyetçi bir dış politika izleyerek, ülkeyi soğuk savaşın eşiğine getiren yırtıcı bir şahindi. Obama barışçı ve enternasyonalist bir tutum sergiliyor. Ulkeyi mevcut savaşlardan geri çekmeye ve ilişkilerin gergin oldugu İran gibi ülkelerle barışmak için uğraşan bir güvercin O.

* Reagan şirket merkezli politikalar izliyordu. Obama insan merkezli politikalar izliyor. Eğitimde kalitenin arttırılması için teşvikler veriyor. Bireyin onurlu bicimde yaşamasının iki temel şartı olan iş güvencesi ve sağlık sigortasını herkese sağlamak istiyor.

ÇANKAYA KÖŞKÜNE GÜNEŞ ENERJİSİ PANELİ

Yeni düşüncelere olan açıklığı ve merakı ile bildiğimiz Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’e bir öneride bulunmak istiyorum: Türkiye enerjide dışa bağımlı bir ülke, bu bağımlılığı en aza indirmekte fayda var. Çünkü örneğin 2007 yılının on aylık döneminde gerçekleşen 50.8 milyar dolarlık dış ticaret açığının 26.6 milyar dolarlık bölümü enerji ithalatından kaynaklaniyor. Sayın Gül, alternatif enerji kullanımını daha popüler hale getirmek ve topluma örnek olmak için Çankaya Köşkü’ne güneş enerjisi panelleri koydurtabilir.
showtvnet.com

Kendi ebatlarımdan daha küçük bir yumurtanın içine hapsedilmişim, nefes almakta güçlük çekiyorum, boğulacak gibiyim, çırpınmaya, kabuğu kırıp dışarı çıkmaya çalışıyorum ama nafile, değişen hiç bir şey yok. Deken, yumurta kabuğu şeffaflaşmaya başlıyor ve ailemizin en miniği olan, yeğenim Duygu’nun gülümseyen yüzüyle karşılaşıyorum. İşaret parmağının dirseğiyle tak tak kabuğa vurmaya başlıyor, sanki hakikaten orada olduğuna inanmamı, şaşkınlığimı ve korkumu üzerimden atmamı istiyor gibi. Nitekim onun varlığı gerçekten de beni rahatlatıyor. Derken kabuğun üzerinden yanaklarımdan öpmeye başlıyor: bir öpücük, iki öpücük… Duygu’nun o sevgi dolu öpücükleri uzadıkça yumartanın kabuğu çatlıyor ve ben bu azap verici esaretten kurtuluyorum. Daha doğrusu şöyle söyleyeyim: bu ağır uykudan nihayet uyanmışım. Ancak biraz geç uyanmışım, o sabah işe geç kaldım çünkü.

Bugünlerde bu tür kara rüyalardan pek görür oldum. Buralarda yani New York'da hayat hiç de iç açıcı değil çünkü. Neticede sürekli etrafımdaki birileri işinden oluyor, işi olanlar ise ya işimizden olursak ne yaparız sonra diye düşünüyor. İnsanların ağzının tadı tuzu pek yok yani.

Hepimiz Obama yönetiminden kısa zamanda bir mucize yaratmasını bekliyoruz. Bu duruma kim daha kaç ay dayanır bilmiyorum. Obama çok çalışıyor, bu konuda hiç kuşkumuz yok, ancak ekonomik çözüm için atılan her adım, sudaki bir balığı yakalamaya çalışmak gibi, tam çözüm bulunuyor diye ümitlendiginizde çözüm yine elden kaçıyor. Artık en güvendiğim ekonomistlerin söylediklerine de de güvenmemeye başladım. Öyle bir haldeyim ki aslında hiç bir şeyin tahmin edilemeyeceğine bile inanmaya başladım. Bir zamanlar fikirlerine tapılan Amerikan Merkez Bankası eski başkanı Alan Greenspan’in düştüğü durum aklıma geliyor ister istemez. Son finans kriziyle ilgili olarak senatoda sorgulanırken “Bilemiyorum, o zamanlar durumun bu noktaya geleceğini hiç tahmin edememiştim” demişti. Demek istediğim şu ki şimdilerde herkes ekonominin geleceğiyle ilgili bir tahminde bulunuyor ama aslında herkes biraz bilimsel loto oynuyor, kimin tahmininin tutacağını ise zaman gösterecek.

İşte tıpkı yukarıdaki kara rüyada anlatmaya çalıştığım, zor günlerde morali yüksek tutmanın en etkin yollarından biri, yakınınızdakilerin size sunduğu sevgi. Çünkü sevgi görmek, galiba insana güven de kazandırıyor. Baksanıza Duygu’nun öpücükleri, hiç bitmeyeceğini sandığım o kabustan beni uyandırdı. O nedenle, bazen yanağınızdaki samimi bir çocuk öpücüğü, sırtınızda şevkatle dolaşan bir dost eli ve sizi saran bir akraba kucağı, içinizde sizi yiyip bitiren bütün toksinleri çekip alabilir.

Geçen gün arkadaşım Sybille, East Village’de oldukça namlı olan, Mamoun’dan tanesi 3 dolara falafel sandeviç (bir çeşit iri nohut köftesi, domates ve marulla birlikte pita denen yufka ekmeğinin içine konuyor üzerine de tahin sosu dökülüyor) aldık (Aslında bu şehirde 5 dolardan asağı sandeviç bulmak zordur ama, bulduk işte) ve o buz gibi havada sokaklarda hem yürüdük, hem konuştuk, hem de gerçekten lezzetli falafel sandeviclerimizi yedik.

Neyse ben Sybil’e yukarıda sizle paylaştığım ruh halimden ve düşüncelerimden bahsettim. O da bana, “balım benim, kucaklaşma partisine (cuddle party) katılmalısın. İçin fena kararmış senin, iyi gelir.”

Bu kız yine kafamı karıştırmıştı. “Nasıl yani?” dedim, “soğukta sıcak bir kahve içmek nasıl iyi geliyorsa kucaklaşma partileri de insana öyle iyi geliyor işte” diye yanıtladı beni. Evet galiba Sybil haklıydı sıcak bir kucağa ihtiyacım vardı. Şimdi diyeceksiniz ki ”Hıdırcım Sybil seni niye kucaklamıyor?” Cevaplayayım: Biz New York’un okumuş yazmış insanları aslında ne kadar cana yakın görünsek de bayağı soğuk ve mesafeliyiz, kimse kimsenin iç işlerine fazla dalıp kendini yormak istemez, üstelik birbirimize dokunmayı da fazla sevmeyiz, adetimiz öyle. Dolayısıyla bu şehirde eğer paranız varsa, bedeli neyse ödeyip, en iyi yemeği yiyebilirsiniz, şunu bunu satın alır kendinizi memnun edebilirsiniz ama sıcak bir kucağa da hasret kalırsınız, çünkü bu ne parayla satın alınacak bir şey ne de bedavadan kolayca bulunabilecek bir şey… Ama kucak partisiiii… hakikaten iyi bir çözüm olabilir…

Gidin kucak partisinin internet sitesine (cuddleparty.com), orada kendiniz de göreceksiniz netekim. Bu fikri ortaya atıp, 2004 yılında ilk kucak partisini organize edenler de aynı nedenden dolayı böyle bir şeye kalkışmışlar. İnsanların birbirleriyle vücut teması yoluyla, hiç bir seksüel amaç içermeden kucaklaşmalarını ve pozitif enerji alışverişinde bulunmalarını sağlıyorlar. Partileri, kısa bir eğitimden geçen herkes, kendi evinde düzenleyebilir. Gelenlerden 20-30 dolar civarında bir para alıyorsunuz, organizasyona destek olsun diye. Evinizin büyüklüğüne göre kaç insane ağırlayacağınıza karar veriyorsunuz. Kadınlı erkekli, gayli lezbiyenli misafirler gelirken pijamalarını da getiriyorlar. Parti öncesi pijamalar giyiliyor… Uyuşturucu yasak, alkol yasak, sigara da yok, yani tam bana göre . Orada istediğiniz insanları kucaklıyorsunuz. Hatta toplu kucaklaşmalar da oluyor, ortaya çıkan manzara, sıcakta birbirine sokulan şeker koyuncukları ya da birbirlerinin üzerine çıkarak uyuyan ponpon köpek eniklerinin durumunu anımsatıyor. Bence çok hoş manzaralar bunlar.

Sizler de Türkiye’de bu tür partiler düzenleyebilirsiniz diyecegim ama… Türkiye’de zaten insanlar birbirine fazlasıyla sarılıp dokunuyor… Yine de siz bilirsiniz tabiii…
showtvnet.com

Raivo isimli genç ve yakışıklı leylek, Estonya’nın kuzeyinde yer alan Lammaskula bölgesinde yaşıyordu. Geçen yıl, havaların soğumasıyla birlikte o da tıpkı diğer leylekler gibi güneye, yani daha sıcak bölgelere göç etmeye karar verdi, çünkü orada kalsa dönüp bir parça buz olacaktı. Dere kenarlarında kırıta kırıta yürüyen Raivo, uzun gagasıyla topraktan bol bol solucan çıkardı, karnını güzelce doyurdu, üzerine suyunu içti, sonra da koca kanatlarını çırparak, ayaklarını yerden kesiverdi. Zorlu bir yolculuğa çıkıyordu Raivo. Ancak O, kanatlarının gücüne, engin zekâsına, derin hislerine ve diğer leylek arkadaşlarına güveniyordu. Önünde aşması gereken pek çok ülke vardı. Nitekim, Latvia, Belarus, Ukrayna, Moldovya ve Romanya üzerinden uçarak Karadeniz kıyılarına kadar geldi. Ancak yolculuk burada son bulmuyordu, daha aşağılara inmesi gerekiyordu. O da öyle yaptı, Karadeniz’i aştı ve zorlu geçen bir uçuşun ardından, Kastamonu’ya ulaştı. Rıfat Ilgaz’ın memleketi olan Cide civarında dinlenme molası aldı, yedi içti ve sonra tekrar havalandı. İç Anadolu’yu hafif çapraz keserek Mersin’den Suriye’ye geçti, derken 3500 kilometrelik bir uçuş hattını tamamlayıp, Lübnan’daki Nehir Vadisi’ne ayak bastı. Orada üç ay ense yaptı, gezdi tozdu, o kötü sesiyle gevezelik etti... Derken gitme zamanı yine geldi. Önünde katetmesi gereken bir 4500 kilometre daha vardı. İsrail’e, sonra Mısır’a, ardından Nil boyunca aşağılara doğru uçup, Sudan, Etiyopya ve derken Kenya’ya kadar geldi. Hint Okyanusu kıyısında yer alan Tanga bölgesindeki Ramisi köyü, O’nun son durağıydı.

Raivo, bu yolculuğu yaptığı sırada, dünyanın hemen her yerindeki hayvanlar, bir ülkeden diğer bir ülkeye giriş çıkış yaptılar, örneğin Ajna adlı tavşan (bu karakteri ben uydurdum) ve arkadaşları, yeşil otlakların cazibesine kapılarak hoplaya zıplaya Kapıköy’den İran’ın Khoy bölgesine geçtiler, Ceylanpınar’dan yola çıkan Gerdo adlı bıçkın bir kurt (bu karakteri de ben uydurdum), sevimli iki tarla faresiyle birlikte Demirışık’dan çıkıp, Suriye’nin Azaz bölgesine girdi...

Bütün bu yolculuklar sırasında, ne leylek Raivo’ya, ne tavsan Ajna’ya, ne de diğerlerine pasaport soran olmadı. Hiç bir sınır güvenlik görevlisi çıkıp da, “siz kimsiniz kardeşim, hangi ülkeden geliyorsunuz, cinsiniz cibiliyetiniz nedir, niye soyadınız yok, burada konaklama izniniz var mı yok mu, vizenizden ne haber” diye sorguya çekmedi onları.

KUŞLARA VİZE SORAN YOK

İşte sırf bu nedenlerle, hem New York’tan İstanbul’a gelirken, hem İstanbul’dan New York’a geri giderken, insan olmaktan bir kez daha utandım; ah dedim, keşke ufacık ve cana yakın bir sümüklüböcek, aceleci bir karafatma ya da leylek Raivo olarak dünyaya gelseymişim. O zaman havaalanlarında yaşadığım onca zorlukları yaşamazdım. Neler mi yaşadım, özetleyeyim: önce bir pasaportunuz ve üzerinde de alınması hiç kolay olmayan vizeniz olması gerekiyor tabii. Havaalanı kapısından giriyorsunuz. Valizlerinizi röntgen makinesinden geçiriyorsunuz, kendiniz ise metal eşyalara duyarlı olan elektronik bir kapıdan... Üzerinizdeki bütün metalleri, bozuk paraları, cep telefonunuzu, anahtarınızı, kemerinizi çıkarmanız gerekiyor. Orada bekleyen güvenlik görevlileri gerek görürlerse üzerinizi arıyorlar. Sonra biletinizi onaylatmak ve valizinizi vermek için havayolu şirketinin standına gidiyorsunuz. Kuyrukta beklerken, görevliler gelip size güvenlikle ilgili sorular soruyorlar. Valiziniz varsa verip yer numaranızı alıyor ve oradan ayrılıyorsunuz. Bu kez ikinci bir kapıdan geçip başka bir bölüme geçmelisiniz, bu kapıda, oradaki polis memuru, sizin vizenizi, pasaportunuzu ve sicilinizi inceliyor, bu sırada kendinizi terörist gibi hissediyorsunuz. Oradan geçtiniz, daha bitmedi, bu kez uçağınızın kalktığı bölüme geçmek için yeniden bir kapıdan süzülüyorsunuz. Buradan da yanınıza aldığınız el ve sırt çantalarınız röntgen makinesinden geçiriliyor, pasaportunuzu da gösteriyorsunuz. En son uçak kapısına giderken de biletinizi göstermek zorundasınız ve işte demir kuşun içindesiniz, şimdi uçmaya hazırsınız.

Peki, neden hayvanlar bu tür durumlar yaşamak zorunda değiller. Cevabı çok açık; çünkü onların devletleri yok. Düşünün bir, Ankara’dan İstanbul’a giderken bu zorlukları yaşamak zorunda değilsiniz, New York’tan Boston’a giderken de öyle. Bütün bu aramalar taramalar, bir devletten diğerine geçerken yapılıyor, demek ki dünya üzerinde birden fazla devlet olması insanları seyahat etme konusunda caydırıcı bir mekanizmayı da beraberinde getiriyor.

İnsanlar nedense kendini bir devletin sınırları içinde yaşamaya hapsederek ömür tüketmeyi bir alışkanlık haline getirmişler. Oysa tavşanların da tarla farelerinin de hayatını görüyorsunuz işte; nerde akşam orda sabah, onlar kendilerini belli sınırlar içine hapsetmiyorlar, bütün dünya onların kullanımına amade, ne parçalanacak diye tir tir titredikleri bir devletleri, ne tapındıkları bayrakları, ne dinlerken donup kaldıkları milli marşları, ne başkasını öldürmeye yarayan silahları ve ne de üzerlerine tapulu beton evleri var. Buna rağmen hayatlarında hiç bir kaos yok, her şey tıkır tıkır işliyor. İnsanlar ise çoğalıp çoğalıp, dünyayı iyice istila ediyor, enternasyonal karakterli barışsever hayvanların yerini daraltıyorlar.

DÜNYAYA BİR DEVLET YETER Mİ?

İşte sırf bu tuhaflıklar nedeniyle, bazı insanlar, dünya üzerinde birden fazla devlet olmasını gereksiz ve saçma görüyor. Devletlerin ve çizilen sınırların, seyahat etme konusunda zorluklar çıkardığına, bunun da toplumların karşılıklı iletişim ve temasını engellediğine inanıyorlar. Bu konuda en çok rahatsız olan insanlardan biri de 1921 doğumlu olan Garry Davis. Biliyorsunuz belki, Avrupalılar ve Türkiyeliler düşünüp düşünüp kafa kaşımayı sever, Amerikalılar ise uygulamayı... Amerika doğumlu Garry Davis de o güne kadar Avrupalı düşünürlerin yazıp durduğu dünya vatandaşlığı fikrini, 1948 yılında hayata geçiriyor. O yıl Birleşmiş Milletler tarihinde ilk kez bir genel kurul toplantısı New York dışında yapılıyor. Çılgın Amerikalı Davis, Paris’te yapılan genel kurul toplantısını basıyor ve diyor ki “kardeşim dünyaya bir devlet yeter.”

Davis’i, Albert Camus ve André Gide gibi dünyaca ünlü Fransız yazarları da destekliyor. Bu desteğin de etkisiyle bir yıl içinde 750 bin kişi dünya vatandaşlığı için kayıt yaptırıyor. Davis, insanlara dünya vatandaşlığı kimliği veriyor. Bunu hâlâ yapıyor. Gidin www.worldgovernment.org adlı internet sitesine, gerekli formları doldurun ve siz de dünya vatandaşı olun. Bu oluşum, 1954 yılında World Service Authority adını alıyor. Hatta Davis, 1986 yılında, başkent Washington’da, belediye başkanlığına adaylığını koyuyor ve tamı tamına 585 kişiden oy alıyor, böyle radikal bir fikir için az buz değil.

DİYAR DİYAR GEZEN TÜCCARLAR

Davis’in ilk işlerinden biri, kendi yaptığı dünya vatandaşı pasaportuyla seyahate çıkmak oluyor. Çünkü seyahatin sihirli bir gücü olduğuna inanıyor. Hakikaten de öyle, seyahat, her zaman insanları birleştiren bir unsur olmuş, başka toplumların yaşadığı topraklara ayak basmak, onlarla aynı mekânlarda yemek içmek ve solumak, onları daha iyi anlamayı kolaylaştırmış, böylece o topluma karşı beslenen ve cahillik üzerine temellenmiş pek çok ön yargıdan kurtulmak da kolaylaşmış.

Günümüzde toplumlar birbirlerine eskisinden daha yakınlarsa eğer, bu yapıyı inşa edenlerin başında, sürekli seyahat eden tüccarlar geliyor. Tarihte diyar diyar gezen tüccarlar için belli bir ülkenin vatandaşı olmak o kadar önemli değildi, bir yerden mal alarak diğer bir yere satarken, toplumlar arasında, kültür, dil ve inanış alışverişinin de önünü açıyorlardı. Hatta farklı devletlerin, ortak ticaret kanunları uygulamalarını sağlayarak, hukuki bir iş birliği de gerçekleştirdiler. İşte bu nedenlerle, globalizmin öncüleri ve kurucuları kesinlikle tüccarlardı. Hatta farklı ırktan, farklı dinden, farklı dilden insanların bir arada yaşadığı ilk kozmopolit şehirleri de yine tüccarlar yarattı. Bugünkü Malezya’da yer alan Mallaca şehri böyle bir şehirdi. Efsanevi tarihçi Fernand Braudel’in hesabıyla bugün bisikletle kolayca dolaşılabilecek kadar küçük olan Malay yarımadasında yer alıyordu bu şehir. Limanlarına Portekiz’den Çin’den ve Hindistan’dan gelen gemiler yanaşıyordu. 16. yüzyılda kent ekonomisine, Gujerat ve Calicut’dan gelen Müslüman tüccarlar hâkimdi. Bunları Coromandel kökenli Hintli tüccarlar takip ediyordu. Ardından Portekizliler geliyordu... Bu liman kentinde toplanan baharatlar, batıdan Akdeniz ülkelerine kadar taşınıyordu. Bu küçük kentin her mahallesinde ayrı bir dil konuşuluyordu, buna rağmen herkes birbirini anlıyor, birbirinin dilini konuşuyordu, kilise de vardı, cami de... Hatta buradaki çok canlı uluslararası ticaret, yerli halkın konuştuğu Malaycanın batıya yayılmasını bile sağladı. Ünlü kâşif Macellan’ın, Malay dilinden yüzlerce sözcüğü Avrupa’da konuşulan dillere soktuğu söylenir.

Günümüze gelelim: Tanımak, gezmek ve eğlenmek amacıyla seyahat eden turistler, iş fırsatı için başka ülkelere göç eden işçiler ve teknisyenler, eğitim için ülke dışına çıkan öğrenciler, IBM gibi çokuluslu şirketlerin farklı ülkelerdeki şubeleri arasında yer değiştiren profesyoneller... Hepsi seyahat ediyor, dünyanın sağlığı için iyi bir şey bu, çünkü seyahat edenlerin sayısı arttıkça, dünya toplumları birbirlerine daha fazla ısınacak, barış ve tek devlet şansı artacak...