Havalar güzelleşince şehir insana dar geliyor, yeşillenen doğaya kaçmak istiyor insan. Bizim Muhsin davet edince, hayır mayır demedim ve Connecticut eyaletine doğru yola çıktım. Oraya gitmenin en kolay yolu 42. Sokak üzerindeki Grand Central adlı terminalden trene binmek. Öyle yaptım zaten. Bu arada Sybil de peşime takıldı, beni yolcu etmek istemiş, “iyi, gel” dedim. Ancak sıcaklar bizim kızın başına vurmuş olacak ki tuhaf tuhaf sorular sordu. Bilet kuyruğundayken başladı, “Balım sana Mega Million’dan (burada büyük ikramiye veren bir loto) 100 milyon dolar çıksa ne yapardın?” “Bilmiyorum Sybil, şu an bir şey düşünemiyorum, ya sen ne yapardın?” dedim. “Anneler Ne Evlatlar Doğurmuş Müzesi açarım” diye yanıtladı beni. “Nasıl yani?” derken hafiften tepinivermişim. Ona göre New York’a turist olarak gelen yabancılar, şehrin yakışıklı erkeklerini sokakta pek göremiyormuş. Çünkü yakışıklılar sabah 7’de işe gidiyor akşama kadar da işte oluyorlarmış. Yani bu erkekler tam turistlerin dolaşma saatinde sokakta yokmuş. Sybil’in kuracağı müze işte bu ihtiyaca cevap verecekmiş. Turistler New York’ta aslında çok yakışıklı erkekler olduğunu bu müze sayesinde göreceklermiş. Bizim hayalperest Sybil bu iş için kendine kadınlardan oluşan timler kuracak. Bu timler sabah saatlerinde metroların çıkışlarını tutacak ve oradan işine gitmeye çalışan yakışıklı erkeklere şu teklifte bulunacak, “Merhaba sıcak beyefendi, müsait olduğunuz zamanlarda müzemizdeki özel kaidelerin üzerinde iç çamaşırınızla durabilir misiniz. Size saatine 150 dolar ödenecektir.” Teklifi kabul eden erkeklerin müzede üzerinde duracakları kaidelerin önüne ise o erkeklerin ana adı, doğum yeri, etnik kökeni ve her türlü ölçüsünün yazılı olduğu bir plaka asılacakmış. Tabii bir de “dokunmak yasaktır” uyarısı.
DÜNYANIN EN BÜYÜK TREN GARI
Kredi kartıyla 14 dolar ödeyip bileti aldıktan sonra, trenin hareket edeceği istasyonu aramaya başladık. Burası dünyanın en büyük tren garı. Tamı tamına 44 tane tren kalkış platformu mevcut. Bütün bu platformlar, neredeyse bir futbol sahası büyüklüğünde olan, çok yüksek tavanlı bir yolcu bekleme salonuna açılıyor. Bu yapı bana hep 1001 gece masallarındaki kuyuları ve kuyuların dibinde her biri başka yöne giden tünelleri anımsatıyor. Biz New Yorkluların gurur duyduğu bir yapı bu. Çünkü 1913 yılından beri hizmet veren bu yapı, hem mimari açıdan, hem de mühendislik açısından muhteşem bir eser. Zaten bu değeri nedeniyle pek çok Hollywood filmi için de mekân olmuş. Brian De Palma’nın yönettiği Dokunulmazlar filmini izlediyseniz oradaki ünlü merdiven sahnesini hatırlarsınız. Hani bebek arabasının merdivenden aşağıya indiği, Kevin Costner’in elindeki silahla bir sürü adamı devirdiği sahne işte bu istasyonda çekildi.
Neyse, Sybil gitti, ben trene bindim. Bir buçuk saatlik bir yolculuğun ardından ineceğim istasyona yani Stamford’a geldim. Muhsin arabasıyla beni istasyondan aldı. Çok açtım, hemen Norwalk’da bir lokantaya gittik. Burası insanların hem yemek yediği, hem sağa sola yerleştirilmiş ekranlardan spor karşılaşmalarını izlediği ve de bir şeyler içtiği bir spor bar aslında. Sadece bir bardak siyah bira içtim. Yanında da döneri andıran ve Philly steak denilen bir sandviç yedim.
Ertesi gün arabayla bölgedeki kasabaları turladık, plajda yürüdük, ormanda kısa bir yürüyüş yaptık ve Westport’ta cupcake’i ve kahvesi meşhur olan Crumps da mola verdik. Oradan çıkınca hemen karşıdaki kütüphaneye uğradık. Kasaba küçük ama kütüphane inanılmaz büyük ve güzel, insanın ayrılası gelmiyor. Ne de olsa bu yöre insanları çok zengin ve yaptıkları bağışlarla burayı ayakta tutuyorlar. Bu kasabanın zengin sakinlerinden biri de 2008 yılında yaşamını yitiren Paul Newman. Newman bence önünde diz çökülecek bir adam. Biliyor musunuz bilmiyorum ama rahmetli, Newman’s Own, diye organik ürünler üreten bir marka yarattı (Ben limonatasını çok severim). Öyle bir şirket ki vergi ve diğer masraflar çıktıktan sonra kalan gelirin hepsi yardım kuruluşlarına bağış olarak gidiyor.
Bu arada Muhsin, Connecticut’tan sıkıldığını çünkü kendini yalnız hissettiğini anlattı. Bu nedenle daha önce yaşadığı Arizona’ya taşınmak istiyor. Oraya dönünce her şeyin daha iyi olacağına inandırmış kendisini. Oysa burada doğanın içinde çok güzel bir evde yaşıyor, işine çok yakın, hafta sonları bir saat direksiyon sallayıp New York’a inebiliyor. Muhsin’e, bizim gazetenin internet ortamında gönüllü tanıtımını yapan Fazıl Tar’ın bana facebook’dan gönderdiği bir Baudelaire dizesini hatırlattım: “Ben nerede değilsem, orada iyi olacakmışım gibi gelir”, sonra da ekledim, ”Muhsincim, sen de bu dünyevi yanılgıya düşme, otur oturduğun yerde, mutluluğu başka şehirlerde değil, kendi içinde ara.”
Bu başlığı görünce “Hıdırcım, sen iyice şaşırdın” diyebilirsiniz, ama ne olur biraz bekleyin, bu yazıyı okuyup bitirin, sonra ne derseniz deyin... Geçen gün Türkiye kökenli Kürtlerden ve Türklerden oluşan bir grupla New York Metropolitan müzesinin damına (Cantor Roof Garden) çıktık. Burası harika bir yer, doğal bir balıkgözü manzara var, yani geniş bir görüş açısına sahipsiniz. Bu manzaranın içinde, Central Park’taki ağaçların yeşil kubbesi ve bu kubbeyi ötede bir ufuk çizgisi gibi kesen yüksek Manhattan binaları yer alıyor. Hele bu mevsimde havalar da böyle güzelken, harika bir şey burada bulunmak. Çünkü burada, cuma günleri 8’e kadar açık olan bir de bar var. Buradan içkinizi alıyor, fırt fırt yudumlayarak keyfinize bakıyor, buna ek olarak oracıktaki açık hava sergisinde yer alan ilginç sanat eserlerini inceliyorsunuz.
Burada benim çok sevdiğim bir sergi vardı, daha yeni kalktı. Jeff Koons on the Roof adını taşıyan bu sergide, dışı yansımalı ve pürüzsüz olan, paslanmaz çelikten yapılmış Balon Köpek (Balloon Dog) benim en sevdiğim eserdi. Çocuklar için hazırlanan okuma kitaplarındaki şekillerden ve Truva Atı’ndan esinlenerek yapılmış bu köpek heykel. Bunun gibi eşi benzeri pek görülmemiş türde daha başka heykeller de vardı o sergide... Yeni sergi ise yine çok ilginç: Bu serginin adı Roxy Paine on the Roof: Maelstrom. Burada da paslanmaz çelikten dev ağaçlar ve bu ağaçların etrafa yayılmış uzun dalları yer alıyor. Roxy Paine’in benzeri tarzda bir çalışması daha önce Manhattan’ın göbeğinde yer alan Madison Square Park’ta sergilenmişti, hâlâ orada. Parktaki ağaçların arasında, diğer ağaçlarla aynı ebatlarda olan iki tane metalden ağaç yer alıyor... İşte bu yaratıcı çalışma, sanatçı için Metropolitan müzesine giden anahtar oldu.
Ben, içkimi yudumlayarak etrafta dolaşıyorum... Çünkü bizimkiler yine biraraya gelmiş, fıs fıs fıs politika konuşuyorlar. Üstelik Türkiye politikası... Yani asap bozucu konular. Hiç çekemem... Manzara beni öyle büyülemiş ki sanki içkimin her yudumunda sarhoşluğum iki kat artıyor. Bu arada içtiğim şey, şişesi bazı yerlerde 250 dolara satılan 1998 yapımı Bordeaux şarabı Cheval Blanc falan değil... içtiğim şey bildiğiniz gazoz, sprite, 0 calori 0 carb.
Bizim Kürtler ve Türkler o köşede Türkiye’yi kurtarmaya çalışadursunlar, ben kendime civardan konuşacak başka birilerini buldum bile. Bu birileri, serginin hazırlanışı sırasında yaşanan ilginç olaylarla ilgili konuşuyorlardı.
O akşam Metropolitan’dan Kürt ve Türk arkadaşlarımla ayrılırken, aklıma iki soru takıldı. Birinci soru: Siyaset neden Türkiyeliler arasında bu kadar çok konuşuluyor? İkinci soru: Neden Türkiyeliler bu kadar çok birbirleriyle görüşme ihtiyacı hissediyorlar? Sonra New York ve İstanbul arasında bir kıyaslama yaparak sorularıma cevap aramaya çalıştım. New York sokaklarında dolaşırken daha fazla sayıda yalnız insan gözünüze çarpar. İstanbul sokaklarında dolaşırken ise yalnızların oranında belirgin bir düşme olduğunu fark edersiniz; daha fazla ikili, üçlü dörtlü gruplar görürsünüz. Bir başka nokta da şu: New York metrosunda rastladığınız o yalnız insanlar, ellerine bir dergi, bir gazete ya da bir kitap almış okuyorlardır. Bunu yapmıyorlarsa bile Ipod’larıyla müzik dinliyorlardır. İstanbul’dakiler ise çoğunlukla grup oldukları için birbirleriyle konuşurlar, yalnız gezenlerse kulaklarına dayadıkları cep telefonuyla yine birileriyle konuşurlar.
Resmetmeye çalıştığım bu tablodan herkes kendine göre bir sonuç çıkarabilir. Mesela içinizden bazıları, biraz acıyarak biraz da eleştirerek diyebilir ki ah kapitalizmin aynası olan New York, insanları nasıl da asosyalleştiriyor ve yalnızlaştırıyor. O zaman ben de derim ki yok yok yok, hiç de değil... Çünkü bana göre yalnız olmak ve asosyal olmak insanları da toplumu da daha çok geliştiren, oldukça yararlı bir olgu. Yalnızlık sizi başka şeylerden etkilenmeye müsait kılıyor. Örneğin yeni bir insanla tanışma fırsatı buluyorsunuz, o insandan yeni şeyler ve yeni alışkanlıklar öğreniyorsunuz, yeni bir müzik keşfetme ve dinleme imkânı buluyorsunuz, bir kitap ya da dergi okuyarak olaylara farklı bakabiliyorsunuz. Kısacası mevcut sosyal çevrenizin etki alanından çıkıp, yeni etki alanlarına girmiş oluyorsunuz. Bu da sizi değiştiriyor, daha açık fikirli ve daha anlayışlı kılıyor, belli bir kliğin içine de saplanıp kalmanızı önlüyor.
Bunun yanı sıra yalnızlık size kendinizle yüzleşme fırsatı veriyor. Evde tek başınızayken kendinizi sorgulamaya daha müsait olursunuz. Bu da sizin kişiliğinizde ister istemez bir ilerlemeye ve bir olgunlaşmaya neden olur. Oysa birileriyle birlikteyken sürekli başka insanları ve kurumları suçlamaya, ayıplamaya ve yargılamaya dayalı sohbetler edilir. Tabii bu arada kendinizi görmezden gelir ve hayattaki bütün günahları başkalarının boynuna atarsınız. İşte bu nedenle Türkiyeliler politika ve futbol konuşmayı çok sever. Çünkü her iki alan içinde de suçlayabileceğiniz ve günahkâr ilan edebileceğiniz bir sürü karakter vardır, kendiniz hariç.
Yeni Asya’ya konuşan Taraf gazetesi yazarı Hıdır Geviş, “Türkiye Cumhuriyeti başından beri ordu tarafından tek ayak üzerinde tutulan bir ülke oldu. Bu nedenle solcuların, milliyetçilerin, İslâmcıların, Alevilerin, Sünnilerin Türklerin ve Kürtlerin birbirine karşı nefretle bilendiği premature bir Cumhuriyet olarak kaldık.
Bu dönem kapandı artık, şimdi toplumun öteki ayağını da yere indirmesi ve sahici bir Cumhuriyetin temellerinin atılması gerekiyor” dedi.
SAİD NURSİ: GÜÇLÜ VE ÖZGÜN BİR KİŞİLİK
Bunun da ancak sivil bir anayasa ve yeni bir seçim sistemi ile mümkün olduğuna işaret eden Geviş, “Toplumdaki nefret ancak böyle ortadan kalkabilir. Türkiye şu anda çok ciddî bir geçiş döneminde” diye konuştu. Geviş ayrıca, “hayata karşı duruşu nedeniyle” hayran olduğunu söylediği Said Nursî’nin kendisi için “özgür düşünmeyi, sıradanlığın dışına çıkmayı, keskin zekâyı, güçlü bir kişiliği, azmi, mücadeleyi, muhalefeti” temsil ettiğini ifade etti.
Said Nursî, devlet elitlerini korkutuyor
BM Genel Merkezi'nde staj yapan Taraf Gazetesi yazarlarından Hıdır Geviş'le Amerika'dan bakınca Türkiye'nin nasıl göründüğünü konuştuk. Geviş Türkiye'nin kendini dünyanın merkezinde zannettiğini ve dünyanın sanki sürekli kendini konuştuğunu zannettiğini belirtiyor. Türkiye'nin değişim süreci içine girdiğini söyleyen Geviş devlet elitlerinin Said Nursî'den toplum üzerindeki gücü dolayısıyla korktuğunu ifade ediyor.
Türkiye'de yaşanan gelişmeler Amerika'dan nasıl görünüyor. Türkiye'de olayların içinde yaşayıp kaçırıldığını düşündüğünüz önemli noktalar var mı?
Türkiye’de kendini arzın merkezinde görme sendromu var. Bütün dünyada hatta Amerika’da sürekli konuşulduğunu düşünüyor ama böyle birşey yok. Türkiye’nin nesi var ki nesini konuşsunlar; başarılı bir sporcusu mu var, popüler bir müzisyeni mi var, hayranlık uyandıran projeleri mi var, fikirleriyle saygınlık uyandıran aktif bir politikacısı mı var, yaratıcı bir iş adamı mı var. Türkiye’deki demokratikleşme sorunu konusunda yaşanan sancılar zaman zaman Amerikan basınına yansıyor o kadar. Bir de son ekonomik kriz öncesinde Türkiye’nin gelişen ekonomisi konuşuluyordu. “Yaşanan son gelişmelerden” kastınız Ergenekon ve ordu siyaset ilişkisiyse, bu konuya karşı da popüler bir ilgi elbette yok. Popüler ilginin olması için Amerikan basınında köken olarak Türkiyeli olan Amerikalı gazetecilerin çalışması gerekiyor ki bu konularda yaptıkları haberlerle Amerikan toplumunda Türkiye’ye karşı bir ilgi yaratsınlar. Ama yok. Bugün İsrail Filistin meselesinin bu kadar popüler olması, konunun kendisinin önemiyle paralellik taşımıyor. Bu kadar çok önemsenmesinin nedeni Amerikan medya sektöründe çalışan Musevi meslektaşlarımızın konuya gösterdiği doğal ilgidir.
Elbette Amerikan devletinin ilgili birimlerinde gelişmeler izleniyor, bu da onların işi zaten… Bunu da çok merak etmenin bize bir faydası yok bence. Dışarının bakışı konusundaki saplantımızı bir kenara atıp kendi aynamızda, kendimize cesaretle bakabilirsek, oradaki yanlışları da doğruları da bal gibi görme ve kendimizi iyileştirme şansımız olur.
Ergenekon dâvâsının Amerikan güdümünde
yürütüldüğü söyleniyor. Görüşünüz nedir?
Amerika'nın güdümünde yürütülüp yürütülmediğini bilmek bize nasıl bir yarar sağlayabilir ki. Bunları düşünmek ve buralardan bir takım sonuçlar çıkarmaya çalışmak nafile çabalar. Önemli olan böyle bir soruşturmanın Türkiye halkının ihtiyaçları, demokrasi ve hukukun oturması için ne anlam taşıdığıdır, buna yoğunlaşmak lâzım. Bana göre bu soruşturma daha yaşanır bir Türkiye için çok önemli bir mihenk taşıdır. Aksaklıklarla gidiyor olabilir, yanlışlıklar yapılıyor olabilir, bunlar elbette olacak. Ama hiçbir şey bu dâvânın şevkini kırmamalı. Türkiye’de tarihî gelişmeler yaşanıyor, ilk defa generaller sanık sandalyesine oturuyor. Askerler içindeki bir kesimin bulaştıkları kirli paslı işler belgeleriyle ortaya konuyor. Bunları 10 yıl öncesinde hayal bile edemezdiniz.
Belli bir kesim başından beri bu soruşturmayı baltalamaya ve küçük düşürmeye çalışıyor. Türkiye’yi esir alan ve bu ülkeyi bir açıkhava toplama kampına çevirmeye çalışan şebekenin deşifre edilmesi, bu şebekenin güvendiği sistemden beslenen birilerini rahatsız ediyor. Umudum suçluların ciddî ciddî biçimde yargılanmaları ve cezalarını çekmeleri. İktidar partisinin de bu tarihî dâvâyı dikkate alıp politikalarında çok dikkatli olması ve adımlarını ince ince düşünerek atması gerekiyor. AKP yapabildiğince her kesimi kucaklayıcı, nazik ve saygılı bir üslûp tutturmalı. Bu soruşturma Türkiye için son şans. Yoksa her konuda çok vakit kaybeder.
Amerikan yeni yönetiminin Türkiye'deki asker-sivil ilişkisine bakışında bir farklılaşma oldu mu? Çünkü Türkiye'de hep, Amerika kendi çıkarı hangi kanadı desteklemeyi icap ediyorsa oraya destekler, kanaati var. Sizce Amerika Türk ordusuyla ilişkisini nasıl yürütüyor?
Lütfen beni yanlış anlamayın, ama bakın bu sorunuzdaki havadan Türkiye’deki İslâmî, sol ve ulusalcı kesimde yer etmiş kronik bir ruh halini çıkarabiliyorum. Her şeyi nasıl olsa Amerika düşünüp, hazırlıyor ve uygulamaya koyuyor, bize yapacak bir şey kalmıyor şeklinde özetlenebilecek bir ruh hali bu. Unutmayın her şey önce bu memelekette nefes alıp verenlere bağlı.
Şunu söyleyeyim. Obama herkes için büyük bir şans. Bu şansı iyi değerlendirmeliyiz. Türkiye Meclisinde yaptığı konuşmadan çıkarmışsınızdır. Artık herkesin değişmesi gerektiğini söylüyor. Azınlıklara temel haklarının verilmesinden ve demokrasiye saygılı olmaktan söz ediyor. Sizce bunun anlamı ne? Türkiye kendi sıhhati için, 30 yıla yakındır süren ve bu ülkeyi ciddî biçimde zarara sokan kirli bir savaşı bitirmek zorunda. Ordudaki bir kesimin bunun önünde önemli bir engel olduğunu da herkes biliyor. Bu engeli aşıp gereken bütün reformlar yapılmalı.
Amerika da eski Amerika değil artık, onlar da değişiyor. Bunu Obama’nın kendisi de aynı konuşmada ifade etti. İçinde bulunduğumuz çağda zorbalığın ve diktatörleri desteklemenin Amerika’ya maddî hiçbir faydası olmadığını onlar da anladı. Küresel ekonominin sıhhati için fakir ülkelerin zenginleşmesi ve özgürleşmesi gerekiyor. Bu da antidemokratik ve merkeziyetçi yönetimlerle olmaz. Herkes komplekslerini yenip dünyanın bu yeni koşullarına ayak uydurmak zorunda. Bu nedenle geriye bakıp hızımızı yavaşlatmak yerine, ileriye bakıp neler yapmamız gerektiğini düşünmeliyiz. Türkiye Cumhuriyeti başından beri ordu tarafından tek ayak üzerinde tutulan bir ülke oldu. Bu nedenle solcuların, milliyetçilerin, İslâmcıların, Alevilerin, Sünnilerin Türklerin ve Kürtlerin birbirine karşı nefretle bilendiği premature bir Cumhuriyet olarak kaldık. Bu dönem kapandı artık, şimdi toplumun öteki ayağını da yere indirmesi ve sahici bir Cumhuriyetin temellerinin atılması gerekiyor. Bu da sivil bir anayasa, yeni bir seçim sistemi ve yerel yönetimlerin gücünün ciddî biçimde arttırılmasıyla mümkün. Toplumdaki nefret ancak böyle ortadan kalkabilir. Türkiye şu anda çok ciddî bir geçiş döneminde.
Sizce Türkiye'de ordu siyaset üstündeki etkinliğini yitirmiş durumda mı?
Genelkurmay Başkanı hâlâ toplantılar yapıp bu toplantılara yayın yönetmenlerini çağırıyorsa ve o yayın yönetmenleri de o toplantıya gidiyorsa demek ki ordu siyaset üzerindeki etkisini hâlâ sürdürüyor. Ama bu böyle devam etmeyecek. Toplumu takatten düşüren ve bir türlü bitmeyen bu uzun kışın son günlerini yaşıyoruz. Artık hiç- bir şey eskisi gibi olmayacak. Başkabakanların Genelkurmay Başkanlarına, işlerini doğru yapmadıkları gerekçesiyle rahatça hesap sorduğu günleri de göreceğiz.
Eğer yitirmediyse demokratik düzen açısından ne tür şeyler yapılabilir?
Bence bu konuda sadece devleti ve askeri suçlamak, onları her şeyden sorumlu tutmak, yanlış ve haksızca bir tutum olur. Taşı biraz da kendimize savurmalıyız. Biz nerede yanlış yapıyoruz, biz kendi bireysel hayatımızda ne kadar demokratız, iş hayatımızda ne kadar demokratız, insan hakları konusunda ne kadar hassasız, çalışma hakları konusunda ne kadar hassasız, azınlık hakları konusunda ne kadar özgürlükçü ve eşitlikçiyiz. Biz ne kadar bizimle uyuşmayan görüşlere saygılıyız, onları boğmak yok etmek ve küçük düşürmek mi istiyoruz, yoksa önünde saygıyla eğiliyor selâm veriyor ve geçip gidiyor muyuz?
Örneğin medyaya bakalım, göreceli olarak daha devletçi ve Kemalist olan merkez medyayı bir kenara bırakıyorum. Peki bu medyaya karşı alternatif olduğunu ileri sürenler? Ben Zaman gazetesinin, Yeni Şafak gazetesinin ve Star gazetesinin bazı haber başlıklarını okuyunca dehşete düşüyor ve açıkçası korkuyorum. Kullandıkları dil çoğu zaman aşırı milliyetçi, insan haklarına ve politik dürüstlüğe aykırı ve saygıdan uzak olabiliyor.
İşte bu nedenle bu ülkede hemen herkesin kendini demokrasiye hazırlaması gerekiyor. Aynaya bakmalı ve kendimizi acımasızca eleştirmekten hiç korkmamalıyız. Bunu ancak biz yapabiliriz, başkasının bizim için yapacağı bir şey değil.
Bu noktada Taraf gazetesi çok değerli bir misyon yükleniyor. Taraf yöneticileri, Türkiye’deki farklı kesimleri bir çatı altında topladı ve önümüze çoğulcu bir demokrasi modeli koydu aslında. Demokratlık, saygı, vicdan, ahlâk, akıl, bilgi ve rasyonellik temelleri üzerine inşa edilen bu çatı altında herkes birarada çalışabiliyor, üretebiliyor, verimli olabiliyor, başarılı olabiliyor, mutlu olabiliyor. Taraf sayesinde bunu gördük. O halde aynı şey neden Türkiye toplumunda sağlanmasın.
Türkiye'de, İslâmî anlayış devlet elitleri
tarafından yeterince anlaşılıyor mu?
Devlet elitleri bir engizisyon komisyonu gibi hareket ediyorlar. Onların kendilerine göre belirledikleri bir milliyetçilik, İslâm, demokratlık ve modernlik anlayışları var. Bu anlayış dışında gelişen bir İslâmcılığı, bu anlayış dışında gelişen bir milliyetçiliği, bu anlayış dışında gelişen bir demokratlığı kabul etmiyorlar. Dolayısıyla bu engizisyon komisyonu, kendi anlayışı dışında gelişen akımları, kendi tezgâhına sokarak öğütmeye ve etkisizleştirmeye çalışıyor. Bunu da merkez dışında gelişen siyasî akımları birbirine düşürerek yapıyorlar. Sonuçta ortaya çıkan korkutucu çatışma ortamında kendini güvende hissetmeyen bireyler, devlete ideolojisine yanaşarak kendilerini güvence altına alma tutumu sergiliyor. Biz Alevilerin Kemalizmin savunucusu haline gelmeleri bizde yaratılan Sünnî İslâm korkusundan kaynaklanıyor. Oysa bize hiçbir hak vermeyen ve bizi tanımayan da o Kemalist sistem. İslâmcıların devletçi olmaları ve devlet milliyetçiliğini savunmaları onlarda yaratılan komünizm ve sol korkusundan kaynaklanıyor. Oysa onları en çok zarara uğratan bu tür bir milliyetçilik ve merkeziyetçi devlet yapısının ta kendisi. Solu Kemalizmle bu kadar içli dışlı olmaya iten ise onlardaki milliyetçi sağ korkusu. Oysa onlara en büyük darbeyi vuran yine kendini o Kemalist yapının koruyucusu ilân eden askerlerin gerçekleştirdiği askerî darbeler. Garip bir siyasî ve tarihsel entrikanın içinde dönüp duruyoruz.
Said Nursî sizin için ne ifade ediyor?
Beni, insanların ne düşündükleri, ne yazdıkları ve ne söylediklerinden çok, hayatta ne yaptıkları ve nasıl bir tutum sergiledikleri etkiliyor. Ortaya konulan eylem, bana yazılanlardan ve söylenenlerden daha inandırıcı geliyor çünkü. Said Nursî’ye, hayata karşı duruşu nedeniyle hayranım. O benim için özgür düşünmeyi, sıradanlığın dışına çıkmayı, keskin zekâyı, güçlü bir kişiliği, azmi, mücadeleyi, muhalefeti, hayal sahibi olabilmeyi ve temiz kalpliliği temsil ediyor. Cumhuriyet tarihinde yaşamış en özgün isimlerden biridir Said Nursî. Hayatı roman gibi. Çok yoğun, çok renkli ve çok acılı…
Said Nursî neden Türkiye’de konuşulamıyor.
Amerika'da üniversitede konu iken Türkiye de çoğu yazar ismini bile bilmiyor?
Türkiye böyle bir ülke. Düşünün bir, yıllar önce bazı şairlerin kitaplarını okumak, ismini anmak bile suçtu. Nazım Hikmet yasaktı meselâ. Bu sapkın politik tutum hâlâ devam ediyor. Renkleri itibariyle Kürt bayrağını anımsattığı gerekçesiyle domates biber ve limonu, TV ekranında bir araya getirmemek için itina gösteriyorlar. Bu rahatsızlığın teşhisi zor değil, ciddî bir paranoid şizofreni bu. Böyle bir anlayış haliyle Said Nursî’yi de kabul etmiyor. Devleti ele geçirmiş elitler, devlet kontrolünde bir din istiyorlar. Said Nursî’nin bir din âlimi olarak gücü onları korkutuyor. Yasaların zoruyla merkezde tutmaya çalıştıkları halkı çevreye çekecek ve başka dengeler yaratacak hiçbir gücü kabul etmiyorlar. Çünkü o zaman o elitler kendi arpalıklarını kaybedecekler. O elitler halkın sevdiği ve benimsediği her şeye ve herkese karşı. Düşünün hele, bir çocuğunuz var ve siz o çocuk büyüse de ona hep kendi bildiklerinizi dayatmaya çalışıyorsunuz. Onun ne istediğini, ne düşündüğünü ve ne yapmaya çalıştığını anlamaya bile çalışmıyorsunuz. Çocuğunuzun sizden farklı, kendine özgü bir kişiliği olabileceğini kabul etmek bile istemiyorsunuz. Çocuk size karşı çıkınca da bu defa zor kullanıyor ve hatta şiddete bile başvuruyorsunuz. Bu şekilde sağlıklı bir baba-oğul ilişkisi geliştiremezsiniz. Geliştirmediğiniz gibi o çocuğu kötürüm eder, kişiliğini zedeler ve kendi başına bir şey yapamaz hale getirirsiniz. Devleti ele geçirmiş elitlerin de halka yıllardır yaptığı budur.
Türkiye'de, tarihî şahsiyetler nasıl bu kadar
kolayca kamuoyundan saklanabiliyor?
Sivil bir toplum değiliz de ondan. Her şeyi kontrol eden, her şeye müdahale etme ihtiyacı duyan bir sistem var. Bu sistem özel şirketlere ait medyayı bile yönlendiriyor. Dolayısıyla bu garip ışın perdesinin altından sızıp halka ulaşmak öyle kolay değil.
Nasıl bu kadar rahat resmî tarih yalanlarla dolu olabiliyor?
Türkiye’deki resmî tarih rejimin propaganda aygıtı gibi işliyor. Bu nedenle yalan ve doğruların birbiriyle harmanlandığı bir tarih var karşımızda…
"Avrupa'da İslâmın kamusal alanı dönüştürmesi" üzerine tezler yapılırken, bizde devlet, neden bazı sosyolojik konuları sosyologlara veya sivil toplum örgütlerine havale etmez?
Az önce söylediğim gibi. Bu havaleyi yaparsanız toplum normalleşir. Ancak o zaman o elitler güçlerini kaybederler. Türkiye’de şu an yaşanan bir bakıma bu devlet aristokrasisi ve onların çapulcu gibi baktığı halk arasında yaşanan sınıf savaşıdır…
Türkiye'deki İslâmî kesimin zaafları neler?
Özeleştiri mekanizmalarını çalıştırsınlar yeter. O zaman her şeyi kendi kendilerine bulacaklardır.
Türkiye, meselelerine tekrar dönecek olursak
Genelkurmayda bekleyen onlarca faili meçhul cinayet dosyası sizce neden açılmıyor?
Sivil bir Cumhuriyet olmadığımızın göstergesi bu. Ama o dosyaların da açılma zamanı geliyor. Ben ümitliyim.
Devam eden Ergenekon sürecinde Türkiye hukuk devleti olma yolunda bir adım atmış olacak mı?
Sadece bu yetmez. Bu süreçte hükümetin sivil anayasayı hazırlatması gerekiyor. Bu arada “bütün kesimlerin üzerinde uzlaştığı bir anayasa” lâfına inanmıyorum ben. Anayasa yapmayı bu işin profesyonellerine versinler. Yani akademisyenlere bıraksınlar. Sonuçta toplumun nasıl bir anayasal sistemle en iyi şekilde işleyeceği siyasî bir mühendisliktir. Bence dünyada saygı duyulan yabancı akademisyenlerin oluşturduğu bir kurula bu işi sipariş edebilirler.
HIDIR GEVİŞ KİMDİR?
Hıdır Geviş 1968 Elazığ'in Kuyulu Köyünde dünyaya geldi. Yüksek tahsilini İstanbul Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler bölümünde yaptı. Power Economy adlı dergi için yazdığı "İslâm Burjuvazisi" adlı araştırma-makalesi büyük yankı uyandırdı. Türkiye Medya Endüstrisinde uzun yıllar çalıştıktan sonra, 2001 yılında Amerika'nın, Boston şehrine yerleşti. 2005 yılında Cambridge College'ın Master Of Management bölümüne mastır öğrencisi olarak kabul edildi. Yüksek lisans eğitimi süresince Amerikan PBS televizyonunun Boston branşı olan WGBH'in Uluslararası Satış ve Pazarlama bölümünde 3 aylık süreyle staj yaptı. 2006 Eylül'ünde Birleşmiş Milletler Genel Merkezi'ndeki stajı için New York'a taşındı. New York'da yaşayan Hıdır Geviş, esas işinin yanı sıra, Taraf gazetesi, Medyatava.com, haber7.com, showtvnet.com gibi internet sitelerine Amerikan medya endüstrisi, uluslar arası ilişkiler, politika, san'at ve sosyal hayat ile ilgili yazılar yazıyor.
http://www.yeniasya.com.tr/2009/05/11/roportaj/h1.htm






