Obama’nın başkan seçildiğini, Palulu arkadaşım Doğan’ın evinde öğrendim.
Burada adettir, insanlar ya evlerde ya barlarda, biraraya gelir, yer içer, bir yandan da seçim sonuçlarını izlerler. Biz de Doğan’larda toplandık. Biz dediğim, bir kısmı Kürt, bir kısmı Türk ve bir kısmı da Amerikalı olan bir grup arkadaş. Doğan maharetli bir Kürt erkeği, bize lezzetli Meksika yemekleri yaptı ve hepimizi güzelce doyurdu, sağolsun.
Seçim sonuçları açıklandığında evdeki herkes çok sevinçliydi ama galiba ben biraz daha sevinçliydim, çünkü “Birleşik Dünya ve Obama” başlıklı yazımda, Obama’nın kazanacağından hiç bir şeyden emin olmadığım kadar emin olduğumu yazmıştım. Allah yüzüme baktı, dediğim oldu ve Obama kazandı.
HALKI POLİTİZE ETTİ
Amerika’nın yeni başkanı, bu seçimde, Kennedy’li seçimlerde görülmüş türde bir halk heyecanı yarattı. Bu heyecanı hem siyahlar hem de beyazlar paylaştı. Öyle ki eski başkanlardan Jimmy Carter’dan bu yana, beyazlardan en çok oy alan demokrat başkan adayı oldu Obama. Oy kullanma konusunda ayakları hep ger geri gitmiş olan gençleri ve siyahları sandığa çekmeyi başardı. Lise talebeleri bile harçlıklarıyla Obama kampanyasına bağışta bulundular.
Nitekim seçimin sonuçları, sadece Demokratları değil rakip partideki Cumhuriyetçileri de memnun etti. Ünlü televizyoncu Bill Mahler geçen gün bu ironik noktaya değiniyor ve şöyle diyordu; “Obama kazanınca aslında Cumhuriyetçiler de hafifledi, çünkü onlar da biliyordu ki başkanlığı Obama hak etmişti.”
KOMPLO TEORİSİ
Peki bu başarı nasıl kazanıldı dersiniz? Anlatayım ama önce Türkiye’deki bazı gazetecilerin bu soruya verdiği korkunç yanıtlar üzerinde durmak istiyorum. Gazetecilerimizin görüşleri özetle şöyle: Obama özellikle seçtirildi (o seçtiren her kimse...) çünkü Obama hem siyah, hem beyaz, hem Müslüman, hem de Hıristiyan... Dolayısıyla, Amerika, Obama sayesinde dünyayı rahatça parmak takıp, elinde oynatabilecek.
Aslında bu tür görüşler komplo teorisiyle hayatı algılamayı alışkanlık haline getirmiş miskin bir zihniyetin ürünü. Bu zihniyet, demokratik diktatörlük rejiminin, gazeteciler üzerindeki yan etkisi gibi. Devletin, ordunun ve polisin, birey karşısında korkulacak derecede güç kazandığı Türkiye gibi ülkelerde, pek çok insan gibi, bazı gazeteciler de kendini güçsüz ve güvensiz hissediyor. Bunun yansıması olarak da bireylerin bir şeyleri değiştirebileceklerine inanmıyorlar. Dolayısıyla Obama’yı gizli güçlerin seçtirdiğine inanarak, aslında binlerce insanın bu kampanya için ortaya koyduğu fizikî ve düşünsel emeği hiçe saymış oluyorlar. Sanki onlar uğraşmasaydı bile Obama nasıl olsa kazanacakmış gibi. Çünkü bu zihniyete göre, bir şeyleri değiştirse değiştirse, büyük ve güçlü devlet organizasyonları ya da düşman ülkelerdeki karanlık ve kötü kalpli organizasyonlar değiştirir.
ŞANTAJ GAZETECİLİĞİ
Zaten bu tür gazeteciler, sahip olmadıkları güç ve güven eksikliğini, Kemalizme, devlete ve orduya taparak kazanmaya çalışıyor. Böylece kendilerini güvende hissediyorlar, ancak bu kez de başkalarına güvenlerini yitiriyor ve derken karanlık bir paranoya denizine sürükleniyorlar. Şuraya arabanızı park edin, gizli servisler park etti diye düşünürler, sıradışı bir gazete çıkarın Mossad ve Fethulah grubunun ortak işidir derler, sevgilinizle buluşun, iki terörist buluştu derler. Hedef aldıkları gücün ortadan kaldırılmasıyla birlikte her şeyin düzeleceğine inanırlar; o gazete kapatılmalı, o iki sevgili hapse atılmalı, o araba oradan çekilmelidir. Eğer istedikleri olmazsa, fikirleriyle savaşmayı bir kenara bırakır ve çamurlaşırlar; bu kez düşmanlarının özel hayatına dair yalan yanlış bilgileri ortaya atar ve bu bilgileri onları durdurmak için garip bir şantaj silahı olarak kullanırlar. Bunu yaparken gazeteci olmaktan iyice çıkar, hem resmî ideolojinin muhafızına, hem de aynı ideolojinin propaganda aygıtına dönüşürler.
Resmî güçlerin illüzyonunda kendini kaybetmiş bu tür gazetecilerden burada, Amerika’da da çok, Amerikan Fox TV’deki ekran yüzlerinin hepsi böyle.
NEGATİF SEÇİM KAMPANYASI
Bakın Obama’ya karşı seçim yarışına giren Cumhuriyetçi aday McCaine de kampanyasını bu zihniyet üzerine kurdu ve kaybetti.
McCaine’in kampanyası tümüyle negatif bir kampanyaydı ve sürekli rakibe, yani Obama’ya çamur atılıyordu. Bunun bilimsel bir temeli de yok değildi. Kimi iletişim uzmanları negatif kampanyanın daha etkili olduğunu düşünüyordu, çünkü insan beyni, biriyle ilgili iyi değil, kötü değerlendirmeleri daha kolay akılda tutuyor. Ancak bu tez tutmadı. Bazı iletişimcilerin dediği gibi bu kez de insanlar sürekli çamur atılan Obama’yı kurban olarak gördü ve ilginç bir koruma içgüdüsüyle kötülere karşı beyefendiliğini koruyan Obama’dan yana tavır almayı tercih etti.
İşte Obama’nın başarısı da bence kendisiyle ilgili başından beri yürütülen bu negatif kampanyaya karşı gösterdiği hayran olunası tavırdan kaynaklanıyor. Ünlü belgesel film yönetmeni Michael Moore’un dediği gibi “Obama hiç bir zaman kendine atılan çamura çamurla karşılık vermedi”. Bunun yerine ne yaptı; fikirlerini ve projelerini halka anlatmaya çalıştı, insanları kendi hedefleri konusunda ikna etmek için gayret sarf etti.
“RADİKAL OBAMA”
Oysa bu çamur kampanyası dayanılır gibi değildi. İnanın, daha seçim gününün sabahı, millet oyunu kullanırken, televizyonlarda dönen reklamlarda Obama için, “Bu adam radikal, bu adam riskli, ona güvenmeyin” deniyordu. Neler yapılmadı ki Obama’ya... Cumhuriyetçilerin seçim kampanyasının bir parçası olarak, esrarengiz bir ses tonuyla Amerikalılar telefonla aranıyor ve Obama’nın terörist olduğu, ülkeyi yıkmak istediği söyleniyordu. Seçim kampanyası boyunca Obama’nın ne Müslümanlığı kaldı, ne ırkçılığı kaldı, ne İsrail düşmanlığı kaldı, ne Filistin yandaşlığı kaldı. Hatta onlara göre Obama’nın rekor düzeyde topladığı yardım paralarını bile Araplar yolluyordu.
Ancak Cumhuriyetçiler çamur atmayı sürdürdükçe adeta tüyler ürperten bir yaratığa dönüştüler, insanlıklarından uzaklaştılar. Obama’yı sevdiren ve başarıya taşıyan neden ise insanca tavırları oldu. Samimiyetiyle, dürüstlüğüyle, açıklığıyla, sakinliğiyle, saygılı ve ölçülü tavırlarıyla, sevecenliğiyle, çocuksu gülüşüyle, heyecanı ve enerjisiyle insan kokan bir liderdi. O’na oy kazandıran sadece söyledikleri değil, sergilediği bu karakter özellikleriydi. Bu nedenle seçmenler ona güvendi.
Sonuç olarak Obama ülkedeki herkesi aynı amaç etrafında toplamayı ve bir birlik yaratmayı başardı. Şimdi çevremdeki herkes, Amerika’nın ve dünyanın geleceğiyle ilgili daha umut dolu. İşsizlik, ülkenin son 14 yılının en büyük oranına ulaşmış durumda ama halk yeni başkana ve bir şeylerin değişeceğine inanıyor. Anlayacağınız Obama bu soğuk günlerde adeta bir pastırma yazı gibi geldi.
KENDİNİ YAKAN ERDOĞAN
Bir de Sayın Tayyip Erdoğan’ın ülkede yol açtığı kara kışa bakın. Önceki gece rüyamda gördüm, Başbakan, üzerine bir teneke benzin dökmüş kendini yakmaya çalışıyor, dayanamadım, engel olmaya çalıştım tabii, ancak bana sinirlenerek, geri durmamı istedi ve ekledi, “bırak yanayım Hıdır, belki küllerimden yeniden doğarım”.
Seçim kampanyası boyunca Barak Obama’nın üzerinde en çok durduğu sorunlardan biri, üretim sektörünün ülke dışına taşınması oldu, çünkü Amerikan şirketleri, ellerindeki fabrikaları söküp, ülkeyi terk ediyor ve geride kalabalık bir işsizler ordusu bırakıyor.
UCUZ İŞGÜCÜNE HÜCUM . Biraz daha derine inelim isterseniz. İşgücü Çin ve Hindistan gibi ülkelerde çok ucuz. Örneğin Çin’de, Shenzhen ve Zhuhai bölgelerinde biraz daha yüksek olmakla birlikte çoğu bölgede saatlik asgari ücret 1 doların yarısı bile değil, ortalama 38 cent. Amerika’da ise yine eyaletten eyalete farklı olmakla birlikte, ulusal asgari ücret, saatlik 6,5 dolar civarında. Aradaki farkı görüyor musunuz? İşte bu fark, Amerika’daki şirket sahiplerinin aklını başından alıyor, fabrikalarını toplayıp Çin’e taşıyor, üretimlerini orada yapıyorlar. Çinli işçileri kullanarak, başta işçi ücretleri olmak üzere, maliyetlerden önemli bir tasarruf sağlıyor ve kârlılıklarını arttırıyorlar.
YURTSUZ ŞİRKETLER . Peki, geride kalan Amerikalı işçiler ne yapsın, nerede, hangi fabrikada çalışıp da ekmek kazansınlar? Ülkede çalışacak fabrika kalmadı çünkü. Duruma bakılırsa onlara “ne yaparsanız yapın” deniyor. Sonuçta kapitalizm bu. Şirketlerden, ‘yerli işçi yurdun işçisi, herkes onu çalıştırmalı’ gibi bir kural izlemelerini bekleyemezsiniz. Zaten günümüzdeki global şirketlerin ne dini, ne imanı, ne milliyeti, ne cinsiyeti, ne vicdanı, ne de ülkesi var. Neresi daha kârlıysa, hop oraya gidiyorlar.
Obama işte bu sorundan kaynaklanan işsizliğe çare bulacağını söylüyor. Tabii şirketlerin şakağına silah dayayarak, “durun, hiç bir yere gidemezsiniz” diyecek hali yok. Bulduğu çare bu kalabalıklara yeni bir istihdam alanı yaratmak. Bunu da alternatif enerji (rüzgâr, güneş vb.) sektörüne olan yatırımları teşvik ederek gerçekleştireceğini söylüyor. Obama kafasındaki planı uygulayabilirse, 5 milyon Amerikalıya iş imkânı sağlanacak
Fakat, taşınma sorunundan kaynaklanan işsizliği azaltmak Obama için hiç de kolay olmayacak. Çünkü sorun, Obama’nın vurguladığından da büyük. Neden büyük, anlatayım. Amerikan şirketleri sadece üretim sektörünü değil, beyaz yakalıların çalıştığı hizmet sektörünü de başka ülkelere taşıyor. Size buradaki durumun resmini çizmeye çalışayım da meselenin ne denli ciddi olduğunu görün. Daha iki gün önce telefon üzerinden ödeme yapmak için, kredi kartı şirketimi aradım. Karşımdaki yetkili Hindistan’ın Faridabad kentindeki bir ofisten bana cevap veriyordu. Bir ay önce ise internet bağlantısı ile ilgili bir problemim vardı, sorunu çözmek için firmayı aradığımda, bu kez Hindistan’ın Haydarabat kentindeki bir Hintli teknisyen telefon üzerinden bana yardımcı olmaya çalıştı.
HİZMET SEKTÖRÜ DE TAŞINIYOR . Bugün Amerika’da pek çok firmanın call centerları (telefonla müşteri yardım ve danışmanlık servisi) Hindistan’da. Anlayacağınız Amerika’da üretim sektörü Çin’e kayarken, servis sektörü Hindistan’a kaymış. Ancak taşınma işlemi sadece call centerlarla sınırlı kalsa yine iyi, film sektörü, finans sektörü ve bilgisayar sektörü de Hindistan’a kayıyor. Ve böyle giderse, Amerikalılar, kendi ülkelerinde çalışacak ofis bulamayacaklar.
Hindistan’da binlerce üniversite var. Bu ülkeyi sakın ha küçümsemeyin, orada The Indian Institute of Technology gibi Amerika’nın en iyileriyle rahatlıkla yarışacak üniversiteler var. Dolayısıyla son derece eğitimli ve genç bir işgücüne sahipler. Üstelik bu eğitimli işgücü, İngilizceyi iyi derecede ve akıcı konuşabiliyor. Bu nedenle sadece call centerler değil, örneğin finans sektörünün bazı departmanları da oraya kaydırılarak, özellikle matematikte çok iyi olan Hintli gençler istihdam ediliyor. İki ülke arasındaki mesafenin ise hiç bir önemi yok, Amerikan şirketinin New York, Wall Street’teki merkezinde çalışan Jonathan ile bu şirketin Mumbai’deki şubesinde çalışan Sanjay aslında aynı binada çalışıyor gibiler. Çünkü bu iki eleman, bilgisayar üzerinde çetleşerek anlık iletişim sağlayabilir, telekonferans sistemiyle ortak toplantılar yapabilirler.
Finansın yanı sıra IBM ve Oracle gibi bilgisayar şirketleri de yazılım departmanlarını 20003 yılından itibaren aşamalı olarak Hindistan’a taşımaya başladılar. Hintlilerin ucuz ve kaliteli işgücünden Hollywood da yaralanıyor. Yakın arkadaşım olan animasyon yönetmeni Leon Joosen (kendisi Scooby Doo filminin de animasyon yönetmeniydi) geçtiğimiz bahar, yeni film çalışması için üç aylık bir uzak doğu turuna çıktı ve animasyon işlerinin belli bir kısmını Hindistan’daki bir şirkete yaptırdı.
Yani anlayacağınız nasıl ki Türkiye’de bir takım tekstil şirketleri Batılı ünlü firmalar için fason üretim yapıyorlarsa, Hindistanlılar da benzeri şeyi hizmet sektörü için yapıyor. Peki, Türkiye Hindistan gibi servis sektöründe de fason üretim yaparak üniversiteli işsizler ordusuna istihdam sağlayamaz mı?
HEADHUNTER’LAR VE İNSAN İHRACATI . Ancak Hindistan’a karşı rekabet gücümüz zayıf, neden zayıf çünkü İngilizce eksiğimiz var. Bugün ODTÜ ve Bilkent gibi üniversitelerden mezun olanlar bile, İngilizceyi Hindistanlılar kadar rahat konuşamıyorlar. Buna rağmen, bu pazardan Türkiyeliler de pay alabilir. Peki, ne yapmalı? Bu tümüyle Türkiyelilerin girişimci ruhuna bağlı. Örneğin İstanbul’daki reklam ajansları, bağlı oldukları çokuluslu reklam şirketlerinin Amerika’daki merkezinde ihtiyaç duyulan grafik işlerini daha ucuza yapmak için talip olabilirler. Böylece birçok genci istihdam edebilirler.
Bir ikincisi ise şu; Batı’daki finans şirketlerinde çalışan Türkiyeliler, çalıştıkları departmanın bazı işlerini Türkiye’de fason olarak yaptırtmayı bağlı olduğu şirketlere önerebilir.
Üçüncü yol ise ‘headhunter’lar (beyin avcıları)... 90’lı yılların ikinci yarısında Türkiye’de gözükmeye başlayan headhunterlar, anlaşmalı oldukları şirketler için değişik kademelerde yönetici buluyor ve bundan komisyon alıyorlar. Yani bir çeşit modern, iş ve işçi bulma kurumu gibiler. İstanbul merkezli bu şirketlerin çoğunluğu, çokuluslu olan Batılı headhunter şirketlerinin acenteliğini almış durumdalar. Ancak bu küçük şirketler, biraz vizyonlarını zorlayarak hızla büyüme imkânına kavuşabilirler. Söz gelimi, bağlı oldukları ana şirketin sahip olduğu uluslararası ağları kendileri için gerçek bir avantaja dönüştürebilirler.
Bunu nasıl yapabilirler? Türkiye’deki üniversitelerin mühendislik, bilgisayar yazılımcılığı, matematik, tıp ve hemşirelik alanlarından yeni mezun olmuş ve İngilizce bilen öğrencileri, Batı’daki büyük şirketlere pazarlayabilirler. Bugün bazı Amerikan şirketleri, kendi iç bünyesindeki işe alma yetkililerini (HR), Hindistan’ın en iyi üniversitelerine göndererek, oradaki yeni mezun öğrencileri işe alıyorlar. Türkiye’deki headhunterlar da iş piyasasının bu yöndeki talebini değerlendirip, Türkiye’yi Batılı şirketler için bir beyaz yakalı işgücü kaynağı olarak kullanabilirler.
Amerikan başkanlık seçimlerine çok az bir zaman kaldı. Size söyleyeyim, 4 kasımdaki seçimlerden sonra, Amerika’nın yeni başkanı Obama olacak.
Ben Nostradamus değilim. Ancak Obama’nın başkan olacağından hiçbir şeyden emin olmadığım kadar eminim. Şimdi diyeceksiniz ki, nasıl bu kadar emin olabiliyorsun; seçimler biraz da futbol oyunu gibidir, son dakikaya kadar beklemek gerekmez mi?.. Açıklayayım, Obama’nın başkan olacağı kanısına varmamı sağlayan küçük küçük pek çok neden var. En başta, kamuoyu yoklamaları. Çünkü seçimlere Demokrat Parti’nin adayı olarak katılan Barack Obama’nın halktan aldığı destek, hızla yükseliyor. Son gelinen noktada rakibi olan Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı McCain’e attığı fark, 8 ile 10 puan arasında gidip geliyor.
Halkın Obama’ya olan bu ilgisini, yapılan yardımlardan da görmek mümkün. Sadece eylül ayında, 632 bin kişi, ilk defa Obama’nın seçim kampanyası için yardımda bulundu. Bağışların çoğu sıradan vatandaşlardan gelmişti ve 100 doların altındaydı. Bunun dışında aynı ay, Barbra Streisand tek bir etkinlikle, 11 milyon dolar topladı. Seçim kampanyasının başlangıcından itibaren ise toplam 3 milyon 100 bin kişi Obama kampanyasına bağışta bulundu.
AMERİKAN RÜYASINI GERÇEKLEŞTİRDİ . Amerikalıların yoğun desteğini almak hiç de kolay olmadı. Hem siyah, hem genç ve hem de siyasette tecrübesiz olmak, başlangıçta Obama için yıpratıcı bir dezavantajdı, ancak Obama sergilediği liderlik karakteri, politik üslubu, kişisel yaşamı ve düşünceleriyle Amerika’da herkesin az buçuk kendinden bir şeyler bulduğu bir fenomene dönüştü. O’nunla ilgili yapılan rock star benzetmesi boşuna değil. Orta sınıftan, alt sınıftan, üst sınıftan, kısacası her kesimden insanın ihtiyaçlarını, arzularını ve duygularını bir besteci ustalığıyla sentezleme becerisi gösterdi.
Ülkesi için hayalleri vardı, orta sınıfı yeniden güçlendirmek, gelir dağılımındaki uçurumu ortadan kaldırmak istiyordu. Bu hayallerini gerçeğe dönüştürmek için köklü değişimler yapmayı arzuluyordu, bu nedenle kampanyasının ana sloganı “değişim” oldu.
Amerikan halkının Obama’dan büyük beklentileri var. Bu nedenle Obama konvoyuna katılanların sayısı, seçim günü yaklaştıkça daha da artıyor. Bugüne kadar oy sandıklarından uzak duran gençlerden tutun da politik sistemin marjinalize ettiği Yeşiller, Sosyalistler, Gay ve Lezbiyenlere kadar herkes O’na destek veriyor.
RAKİP PARTİDEKİLER DE OBAMA’YA KATILDI . Hatta Obama konvoyuna rakip partililer, yani Cumhuriyetçiler de katıldı.
Bunun son örneği Cumhuriyetçilerin ağır taşı olarak bilinen General Colin Powel’dı. Koyu bir Cumhuriyetçi olup Demokrat Parti başkan adayı Obama’ya destek veren sadece Powel değildi. Köse yazarı Christopher Buckley, talk showcu Michael Smerconish ve hatta Chicago Tribune gibi yıllardır Cumhuriyetçileri destekleyen gazeteler bile.
YENİ KENNEDY . Obama’nın yıldızı sadece kendi ülkesinde değil, dünyada da parladı. Geçtiğimiz temmuz ayında, büyük ilgiyle karşılandığı Berlin kentinde, binlerce Alman vatandaşının dinlediği bir konuşma yaptı. Konuşması sırasında sarfettiği, “En büyük tehlike, bizi ayıracak yeni duvarların kurulmasıdır” cümlesi, O’nun dünyayı nasıl algıladığına ilişkin ciddi bir ipucu veriyordu. Bu mesajla, dünyanın, ekonomik, siyasi ve kültürel olarak bölünmesine ve bu bölünmenin yarattığı çatışmalara gönderme yapıyordu; zenginleşmiş Kuzey Yarımküre-yoksullaşmış Güney Yarımküre, Müslüman Dünya-Hıristiyan Dünya, Doğu medeniyetleri- Batı medeniyetleri...
Obama’nın dünyadaki çatışmalara yönelik barışçıl ve bütünleşmeci mesajı, öldürülen Amerikan başkanı Kennedy’nin geçmişte yine aynı kentte yaptığı konuşmasını anımsatıyordu. 1963 yılındaki hitabetinde, Dünya uluslarına seslenen Kennedy, herkesi, insanlığın ortak düşmanı olan baskı, zulüm, yoksulluk, hastalıklar ve hatta savaşın bizzat kendisiyle savaşmaya çağırmıştı. Obama şimdi yarım kalmış Kennedy misyonunu yerine getirmeye adaydı.
Nitekim sadece Alman halkı değil, Almanya Başbakanı Merkel de Obama’ya methiyeler dizdi. O’nu başbakanlık adayı bir senatör gibi değil, bir başkan gibi karşıladı. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy de Obama’ya benzer bir muamelede bulundu.
Gallup’un birkaç gün önce açıkladığı araştırmanın sonuçları da Obama’ya ilginin büyüklüğünü gösteriyor. 70 ülkede yapılan ankete katılanların yüzde 30’u, Obama’nın seçilmesini isterken, sadece yüzde 8’i McCain’in başkan seçilmesini istiyor.
DÜNYANIN KAVŞAĞINDAKİ ADAM . Dünya, şu an yaşanan ikinci büyük ekonomik krizle birlikte, bir yol ayrımına da girdi. Immanuel Wallerstein’ın dediği gibi ‘ya daha kötü bir dünya olacak ya da yaşadıklarından ders alacak ve ilerici bir dünya olacak’. İşte tam bu kavşakta, Dünyalıların Obama’ya gösterdikleri ilgi, aslında O’nun yumuşamayı hedef alan politikalarına olan bir ilginin göstergesiydi. Bu ilginin bir diğer açıklaması da şu, 21 yüzyıl başında ortaya çıkan Bush, Putin ve Ahmedinecat gibi sevimsiz, bencil, saldırgan ve dayatmacı liderlerin hâkimiyeti Dünyalıları çok sıkmış.
Nitekim Avrupa dahil bütün Dünyalılar biliyor ki Dünya, kağıt üzerinde olmasa dahi birbirine bağlı Birleşik bir Cumhuriyetler Birliği gibi. Artık Beyaz Saray’da kimin başkanlık koltuğuna oturacağı, sadece Amerikalıların hayatını değil, diğer Dünyalıları da etkileyecek. Geriye bir bakın isterseniz. Dünya halkları, Bush yönetiminin başlattığı Irak savaşıyla yayılan uluslararası terörizmden büyük ölçüde payını aldı (Madrid, Londra ve İstanbul’daki El Kaide saldırılarını anımsayın). Aynı şekilde Bush’un yanlış ekonomik politikalarından doğan finansal krizden de payını aldı. Bunların yanı sıra, savaşın yolaçtığı insan hakları ihlallerine (Abu Garip’teki işkenceler, Guantanamo toplama kampı, Irak halkının içine düşürüldüğü tasviri zor perişanlık) seyirci kalmanın verdiği suçluluk hissinden de herkes payını aldı.
Obama’nın ilerici, açık fikirli, yerküre üzerinde yaşayan bütün canlılara saygılı, çevreye karşı sorumlu politikaları, Dünyalılara çekici geliyor. Çünkü savaşlara yolaçan petrol enerjisine bağımlılığı, Yeşil Enerji’ye yatırım yaparak yok etmeye çalışıyor, Irak’tan Amerikan birliklerini çekeceğini açıklıyor, İran’la masaya oturmak istiyor. Ne popülizme ne de milliyetçiliğe yüz veriyor. Radikal çözüm önerilerini hiç utangaçlığa yer vermeden dillendiriyor ve bu nedenle koyu Cumhuriyetçileri çıldırtıyor.
REHİN OLMA RİSKİ . Obama’nın bu hedeflerini yerine getirip getiremeyeceğini ise zaman gösterecek. Çünkü her adayın, başkan seçildikten sonra o makamın rehinesi olma riski var.
Bu arada ne dersiniz, geleceğin Türkiye’si ile ilgili net bir vizyon çizemeyen Erdoğan’ın, sizce de Obama’dan öğrenmesi gereken çok şey yok mu.






