Yeni Asya’ya konuşan Taraf gazetesi yazarı Hıdır Geviş, “Türkiye Cumhuriyeti başından beri ordu tarafından tek ayak üzerinde tutulan bir ülke oldu. Bu nedenle solcuların, milliyetçilerin, İslâmcıların, Alevilerin, Sünnilerin Türklerin ve Kürtlerin birbirine karşı nefretle bilendiği premature bir Cumhuriyet olarak kaldık.

Bu dönem kapandı artık, şimdi toplumun öteki ayağını da yere indirmesi ve sahici bir Cumhuriyetin temellerinin atılması gerekiyor” dedi.


SAİD NURSİ: GÜÇLÜ VE ÖZGÜN BİR KİŞİLİK

Bunun da ancak sivil bir anayasa ve yeni bir seçim sistemi ile mümkün olduğuna işaret eden Geviş, “Toplumdaki nefret ancak böyle ortadan kalkabilir. Türkiye şu anda çok ciddî bir geçiş döneminde” diye konuştu. Geviş ayrıca, “hayata karşı duruşu nedeniyle” hayran olduğunu söylediği Said Nursî’nin kendisi için “özgür düşünmeyi, sıradanlığın dışına çıkmayı, keskin zekâyı, güçlü bir kişiliği, azmi, mücadeleyi, muhalefeti” temsil ettiğini ifade etti.

Said Nursî, devlet elitlerini korkutuyor

BM Genel Merkezi'nde staj yapan Taraf Gazetesi yazarlarından Hıdır Geviş'le Amerika'dan bakınca Türkiye'nin nasıl göründüğünü konuştuk. Geviş Türkiye'nin kendini dünyanın merkezinde zannettiğini ve dünyanın sanki sürekli kendini konuştuğunu zannettiğini belirtiyor. Türkiye'nin değişim süreci içine girdiğini söyleyen Geviş devlet elitlerinin Said Nursî'den toplum üzerindeki gücü dolayısıyla korktuğunu ifade ediyor.

Türkiye'de yaşanan gelişmeler Amerika'dan nasıl görünüyor. Türkiye'de olayların içinde yaşayıp kaçırıldığını düşündüğünüz önemli noktalar var mı?

Türkiye’de kendini arzın merkezinde görme sendromu var. Bütün dünyada hatta Amerika’da sürekli konuşulduğunu düşünüyor ama böyle birşey yok. Türkiye’nin nesi var ki nesini konuşsunlar; başarılı bir sporcusu mu var, popüler bir müzisyeni mi var, hayranlık uyandıran projeleri mi var, fikirleriyle saygınlık uyandıran aktif bir politikacısı mı var, yaratıcı bir iş adamı mı var. Türkiye’deki demokratikleşme sorunu konusunda yaşanan sancılar zaman zaman Amerikan basınına yansıyor o kadar. Bir de son ekonomik kriz öncesinde Türkiye’nin gelişen ekonomisi konuşuluyordu. “Yaşanan son gelişmelerden” kastınız Ergenekon ve ordu siyaset ilişkisiyse, bu konuya karşı da popüler bir ilgi elbette yok. Popüler ilginin olması için Amerikan basınında köken olarak Türkiyeli olan Amerikalı gazetecilerin çalışması gerekiyor ki bu konularda yaptıkları haberlerle Amerikan toplumunda Türkiye’ye karşı bir ilgi yaratsınlar. Ama yok. Bugün İsrail Filistin meselesinin bu kadar popüler olması, konunun kendisinin önemiyle paralellik taşımıyor. Bu kadar çok önemsenmesinin nedeni Amerikan medya sektöründe çalışan Musevi meslektaşlarımızın konuya gösterdiği doğal ilgidir.

Elbette Amerikan devletinin ilgili birimlerinde gelişmeler izleniyor, bu da onların işi zaten… Bunu da çok merak etmenin bize bir faydası yok bence. Dışarının bakışı konusundaki saplantımızı bir kenara atıp kendi aynamızda, kendimize cesaretle bakabilirsek, oradaki yanlışları da doğruları da bal gibi görme ve kendimizi iyileştirme şansımız olur.

Ergenekon dâvâsının Amerikan güdümünde

yürütüldüğü söyleniyor. Görüşünüz nedir?

Amerika'nın güdümünde yürütülüp yürütülmediğini bilmek bize nasıl bir yarar sağlayabilir ki. Bunları düşünmek ve buralardan bir takım sonuçlar çıkarmaya çalışmak nafile çabalar. Önemli olan böyle bir soruşturmanın Türkiye halkının ihtiyaçları, demokrasi ve hukukun oturması için ne anlam taşıdığıdır, buna yoğunlaşmak lâzım. Bana göre bu soruşturma daha yaşanır bir Türkiye için çok önemli bir mihenk taşıdır. Aksaklıklarla gidiyor olabilir, yanlışlıklar yapılıyor olabilir, bunlar elbette olacak. Ama hiçbir şey bu dâvânın şevkini kırmamalı. Türkiye’de tarihî gelişmeler yaşanıyor, ilk defa generaller sanık sandalyesine oturuyor. Askerler içindeki bir kesimin bulaştıkları kirli paslı işler belgeleriyle ortaya konuyor. Bunları 10 yıl öncesinde hayal bile edemezdiniz.

Belli bir kesim başından beri bu soruşturmayı baltalamaya ve küçük düşürmeye çalışıyor. Türkiye’yi esir alan ve bu ülkeyi bir açıkhava toplama kampına çevirmeye çalışan şebekenin deşifre edilmesi, bu şebekenin güvendiği sistemden beslenen birilerini rahatsız ediyor. Umudum suçluların ciddî ciddî biçimde yargılanmaları ve cezalarını çekmeleri. İktidar partisinin de bu tarihî dâvâyı dikkate alıp politikalarında çok dikkatli olması ve adımlarını ince ince düşünerek atması gerekiyor. AKP yapabildiğince her kesimi kucaklayıcı, nazik ve saygılı bir üslûp tutturmalı. Bu soruşturma Türkiye için son şans. Yoksa her konuda çok vakit kaybeder.

Amerikan yeni yönetiminin Türkiye'deki asker-sivil ilişkisine bakışında bir farklılaşma oldu mu? Çünkü Türkiye'de hep, Amerika kendi çıkarı hangi kanadı desteklemeyi icap ediyorsa oraya destekler, kanaati var. Sizce Amerika Türk ordusuyla ilişkisini nasıl yürütüyor?

Lütfen beni yanlış anlamayın, ama bakın bu sorunuzdaki havadan Türkiye’deki İslâmî, sol ve ulusalcı kesimde yer etmiş kronik bir ruh halini çıkarabiliyorum. Her şeyi nasıl olsa Amerika düşünüp, hazırlıyor ve uygulamaya koyuyor, bize yapacak bir şey kalmıyor şeklinde özetlenebilecek bir ruh hali bu. Unutmayın her şey önce bu memelekette nefes alıp verenlere bağlı.

Şunu söyleyeyim. Obama herkes için büyük bir şans. Bu şansı iyi değerlendirmeliyiz. Türkiye Meclisinde yaptığı konuşmadan çıkarmışsınızdır. Artık herkesin değişmesi gerektiğini söylüyor. Azınlıklara temel haklarının verilmesinden ve demokrasiye saygılı olmaktan söz ediyor. Sizce bunun anlamı ne? Türkiye kendi sıhhati için, 30 yıla yakındır süren ve bu ülkeyi ciddî biçimde zarara sokan kirli bir savaşı bitirmek zorunda. Ordudaki bir kesimin bunun önünde önemli bir engel olduğunu da herkes biliyor. Bu engeli aşıp gereken bütün reformlar yapılmalı.

Amerika da eski Amerika değil artık, onlar da değişiyor. Bunu Obama’nın kendisi de aynı konuşmada ifade etti. İçinde bulunduğumuz çağda zorbalığın ve diktatörleri desteklemenin Amerika’ya maddî hiçbir faydası olmadığını onlar da anladı. Küresel ekonominin sıhhati için fakir ülkelerin zenginleşmesi ve özgürleşmesi gerekiyor. Bu da antidemokratik ve merkeziyetçi yönetimlerle olmaz. Herkes komplekslerini yenip dünyanın bu yeni koşullarına ayak uydurmak zorunda. Bu nedenle geriye bakıp hızımızı yavaşlatmak yerine, ileriye bakıp neler yapmamız gerektiğini düşünmeliyiz. Türkiye Cumhuriyeti başından beri ordu tarafından tek ayak üzerinde tutulan bir ülke oldu. Bu nedenle solcuların, milliyetçilerin, İslâmcıların, Alevilerin, Sünnilerin Türklerin ve Kürtlerin birbirine karşı nefretle bilendiği premature bir Cumhuriyet olarak kaldık. Bu dönem kapandı artık, şimdi toplumun öteki ayağını da yere indirmesi ve sahici bir Cumhuriyetin temellerinin atılması gerekiyor. Bu da sivil bir anayasa, yeni bir seçim sistemi ve yerel yönetimlerin gücünün ciddî biçimde arttırılmasıyla mümkün. Toplumdaki nefret ancak böyle ortadan kalkabilir. Türkiye şu anda çok ciddî bir geçiş döneminde.

Sizce Türkiye'de ordu siyaset üstündeki etkinliğini yitirmiş durumda mı?

Genelkurmay Başkanı hâlâ toplantılar yapıp bu toplantılara yayın yönetmenlerini çağırıyorsa ve o yayın yönetmenleri de o toplantıya gidiyorsa demek ki ordu siyaset üzerindeki etkisini hâlâ sürdürüyor. Ama bu böyle devam etmeyecek. Toplumu takatten düşüren ve bir türlü bitmeyen bu uzun kışın son günlerini yaşıyoruz. Artık hiç- bir şey eskisi gibi olmayacak. Başkabakanların Genelkurmay Başkanlarına, işlerini doğru yapmadıkları gerekçesiyle rahatça hesap sorduğu günleri de göreceğiz.

Eğer yitirmediyse demokratik düzen açısından ne tür şeyler yapılabilir?

Bence bu konuda sadece devleti ve askeri suçlamak, onları her şeyden sorumlu tutmak, yanlış ve haksızca bir tutum olur. Taşı biraz da kendimize savurmalıyız. Biz nerede yanlış yapıyoruz, biz kendi bireysel hayatımızda ne kadar demokratız, iş hayatımızda ne kadar demokratız, insan hakları konusunda ne kadar hassasız, çalışma hakları konusunda ne kadar hassasız, azınlık hakları konusunda ne kadar özgürlükçü ve eşitlikçiyiz. Biz ne kadar bizimle uyuşmayan görüşlere saygılıyız, onları boğmak yok etmek ve küçük düşürmek mi istiyoruz, yoksa önünde saygıyla eğiliyor selâm veriyor ve geçip gidiyor muyuz?

Örneğin medyaya bakalım, göreceli olarak daha devletçi ve Kemalist olan merkez medyayı bir kenara bırakıyorum. Peki bu medyaya karşı alternatif olduğunu ileri sürenler? Ben Zaman gazetesinin, Yeni Şafak gazetesinin ve Star gazetesinin bazı haber başlıklarını okuyunca dehşete düşüyor ve açıkçası korkuyorum. Kullandıkları dil çoğu zaman aşırı milliyetçi, insan haklarına ve politik dürüstlüğe aykırı ve saygıdan uzak olabiliyor.

İşte bu nedenle bu ülkede hemen herkesin kendini demokrasiye hazırlaması gerekiyor. Aynaya bakmalı ve kendimizi acımasızca eleştirmekten hiç korkmamalıyız. Bunu ancak biz yapabiliriz, başkasının bizim için yapacağı bir şey değil.

Bu noktada Taraf gazetesi çok değerli bir misyon yükleniyor. Taraf yöneticileri, Türkiye’deki farklı kesimleri bir çatı altında topladı ve önümüze çoğulcu bir demokrasi modeli koydu aslında. Demokratlık, saygı, vicdan, ahlâk, akıl, bilgi ve rasyonellik temelleri üzerine inşa edilen bu çatı altında herkes birarada çalışabiliyor, üretebiliyor, verimli olabiliyor, başarılı olabiliyor, mutlu olabiliyor. Taraf sayesinde bunu gördük. O halde aynı şey neden Türkiye toplumunda sağlanmasın.

Türkiye'de, İslâmî anlayış devlet elitleri

tarafından yeterince anlaşılıyor mu?

Devlet elitleri bir engizisyon komisyonu gibi hareket ediyorlar. Onların kendilerine göre belirledikleri bir milliyetçilik, İslâm, demokratlık ve modernlik anlayışları var. Bu anlayış dışında gelişen bir İslâmcılığı, bu anlayış dışında gelişen bir milliyetçiliği, bu anlayış dışında gelişen bir demokratlığı kabul etmiyorlar. Dolayısıyla bu engizisyon komisyonu, kendi anlayışı dışında gelişen akımları, kendi tezgâhına sokarak öğütmeye ve etkisizleştirmeye çalışıyor. Bunu da merkez dışında gelişen siyasî akımları birbirine düşürerek yapıyorlar. Sonuçta ortaya çıkan korkutucu çatışma ortamında kendini güvende hissetmeyen bireyler, devlete ideolojisine yanaşarak kendilerini güvence altına alma tutumu sergiliyor. Biz Alevilerin Kemalizmin savunucusu haline gelmeleri bizde yaratılan Sünnî İslâm korkusundan kaynaklanıyor. Oysa bize hiçbir hak vermeyen ve bizi tanımayan da o Kemalist sistem. İslâmcıların devletçi olmaları ve devlet milliyetçiliğini savunmaları onlarda yaratılan komünizm ve sol korkusundan kaynaklanıyor. Oysa onları en çok zarara uğratan bu tür bir milliyetçilik ve merkeziyetçi devlet yapısının ta kendisi. Solu Kemalizmle bu kadar içli dışlı olmaya iten ise onlardaki milliyetçi sağ korkusu. Oysa onlara en büyük darbeyi vuran yine kendini o Kemalist yapının koruyucusu ilân eden askerlerin gerçekleştirdiği askerî darbeler. Garip bir siyasî ve tarihsel entrikanın içinde dönüp duruyoruz.

Said Nursî sizin için ne ifade ediyor?

Beni, insanların ne düşündükleri, ne yazdıkları ve ne söylediklerinden çok, hayatta ne yaptıkları ve nasıl bir tutum sergiledikleri etkiliyor. Ortaya konulan eylem, bana yazılanlardan ve söylenenlerden daha inandırıcı geliyor çünkü. Said Nursî’ye, hayata karşı duruşu nedeniyle hayranım. O benim için özgür düşünmeyi, sıradanlığın dışına çıkmayı, keskin zekâyı, güçlü bir kişiliği, azmi, mücadeleyi, muhalefeti, hayal sahibi olabilmeyi ve temiz kalpliliği temsil ediyor. Cumhuriyet tarihinde yaşamış en özgün isimlerden biridir Said Nursî. Hayatı roman gibi. Çok yoğun, çok renkli ve çok acılı…

Said Nursî neden Türkiye’de konuşulamıyor.

Amerika'da üniversitede konu iken Türkiye de çoğu yazar ismini bile bilmiyor?

Türkiye böyle bir ülke. Düşünün bir, yıllar önce bazı şairlerin kitaplarını okumak, ismini anmak bile suçtu. Nazım Hikmet yasaktı meselâ. Bu sapkın politik tutum hâlâ devam ediyor. Renkleri itibariyle Kürt bayrağını anımsattığı gerekçesiyle domates biber ve limonu, TV ekranında bir araya getirmemek için itina gösteriyorlar. Bu rahatsızlığın teşhisi zor değil, ciddî bir paranoid şizofreni bu. Böyle bir anlayış haliyle Said Nursî’yi de kabul etmiyor. Devleti ele geçirmiş elitler, devlet kontrolünde bir din istiyorlar. Said Nursî’nin bir din âlimi olarak gücü onları korkutuyor. Yasaların zoruyla merkezde tutmaya çalıştıkları halkı çevreye çekecek ve başka dengeler yaratacak hiçbir gücü kabul etmiyorlar. Çünkü o zaman o elitler kendi arpalıklarını kaybedecekler. O elitler halkın sevdiği ve benimsediği her şeye ve herkese karşı. Düşünün hele, bir çocuğunuz var ve siz o çocuk büyüse de ona hep kendi bildiklerinizi dayatmaya çalışıyorsunuz. Onun ne istediğini, ne düşündüğünü ve ne yapmaya çalıştığını anlamaya bile çalışmıyorsunuz. Çocuğunuzun sizden farklı, kendine özgü bir kişiliği olabileceğini kabul etmek bile istemiyorsunuz. Çocuk size karşı çıkınca da bu defa zor kullanıyor ve hatta şiddete bile başvuruyorsunuz. Bu şekilde sağlıklı bir baba-oğul ilişkisi geliştiremezsiniz. Geliştirmediğiniz gibi o çocuğu kötürüm eder, kişiliğini zedeler ve kendi başına bir şey yapamaz hale getirirsiniz. Devleti ele geçirmiş elitlerin de halka yıllardır yaptığı budur.

Türkiye'de, tarihî şahsiyetler nasıl bu kadar

kolayca kamuoyundan saklanabiliyor?

Sivil bir toplum değiliz de ondan. Her şeyi kontrol eden, her şeye müdahale etme ihtiyacı duyan bir sistem var. Bu sistem özel şirketlere ait medyayı bile yönlendiriyor. Dolayısıyla bu garip ışın perdesinin altından sızıp halka ulaşmak öyle kolay değil.

Nasıl bu kadar rahat resmî tarih yalanlarla dolu olabiliyor?

Türkiye’deki resmî tarih rejimin propaganda aygıtı gibi işliyor. Bu nedenle yalan ve doğruların birbiriyle harmanlandığı bir tarih var karşımızda…

"Avrupa'da İslâmın kamusal alanı dönüştürmesi" üzerine tezler yapılırken, bizde devlet, neden bazı sosyolojik konuları sosyologlara veya sivil toplum örgütlerine havale etmez?

Az önce söylediğim gibi. Bu havaleyi yaparsanız toplum normalleşir. Ancak o zaman o elitler güçlerini kaybederler. Türkiye’de şu an yaşanan bir bakıma bu devlet aristokrasisi ve onların çapulcu gibi baktığı halk arasında yaşanan sınıf savaşıdır…

Türkiye'deki İslâmî kesimin zaafları neler?

Özeleştiri mekanizmalarını çalıştırsınlar yeter. O zaman her şeyi kendi kendilerine bulacaklardır.

Türkiye, meselelerine tekrar dönecek olursak

Genelkurmayda bekleyen onlarca faili meçhul cinayet dosyası sizce neden açılmıyor?

Sivil bir Cumhuriyet olmadığımızın göstergesi bu. Ama o dosyaların da açılma zamanı geliyor. Ben ümitliyim.

Devam eden Ergenekon sürecinde Türkiye hukuk devleti olma yolunda bir adım atmış olacak mı?

Sadece bu yetmez. Bu süreçte hükümetin sivil anayasayı hazırlatması gerekiyor. Bu arada “bütün kesimlerin üzerinde uzlaştığı bir anayasa” lâfına inanmıyorum ben. Anayasa yapmayı bu işin profesyonellerine versinler. Yani akademisyenlere bıraksınlar. Sonuçta toplumun nasıl bir anayasal sistemle en iyi şekilde işleyeceği siyasî bir mühendisliktir. Bence dünyada saygı duyulan yabancı akademisyenlerin oluşturduğu bir kurula bu işi sipariş edebilirler.

HIDIR GEVİŞ KİMDİR?

Hıdır Geviş 1968 Elazığ'in Kuyulu Köyünde dünyaya geldi. Yüksek tahsilini İstanbul Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler bölümünde yaptı. Power Economy adlı dergi için yazdığı "İslâm Burjuvazisi" adlı araştırma-makalesi büyük yankı uyandırdı. Türkiye Medya Endüstrisinde uzun yıllar çalıştıktan sonra, 2001 yılında Amerika'nın, Boston şehrine yerleşti. 2005 yılında Cambridge College'ın Master Of Management bölümüne mastır öğrencisi olarak kabul edildi. Yüksek lisans eğitimi süresince Amerikan PBS televizyonunun Boston branşı olan WGBH'in Uluslararası Satış ve Pazarlama bölümünde 3 aylık süreyle staj yaptı. 2006 Eylül'ünde Birleşmiş Milletler Genel Merkezi'ndeki stajı için New York'a taşındı. New York'da yaşayan Hıdır Geviş, esas işinin yanı sıra, Taraf gazetesi, Medyatava.com, haber7.com, showtvnet.com gibi internet sitelerine Amerikan medya endüstrisi, uluslar arası ilişkiler, politika, san'at ve sosyal hayat ile ilgili yazılar yazıyor.


http://www.yeniasya.com.tr/2009/05/11/roportaj/h1.htm


10.05.2009 - Taraf Gazetesi

Sybil ile birlikte, W trenini almış, Manhattan’ın hemen dizinin dibindeki Astoria’ya gidiyoruz. Trenin camından dışarı bakıyorum. New York’un belki de en şöhretli binalarından birinin önünden geçiyoruz şimdi. Queensboro Plaza durağından sonra beliren döküntü bir fabrika binası bu. Binanın bütün dış duvarları farklı tarzlarda renkli yazılarla kaplanmış. Dolayısıyla grafiti sanatının şehirdeki en canlı ve en güzel örneklerinden biri.

Trende giderken, Sybil, yaklaşan doğum günü partisi konusundaki projesini açıklamaya çalışıyor. Kız arkadaşlarını eve çağıracak ve güzel vücutlu bir erkek modelin çıplak bedeni üzerinde hep birlikte suşi yiyeceklermiş.

Bütün dünyada nyotaimori olarak adlandırılan bu Japon geleneği, Amerika’da, belli çevrelerde gayet ilgi görüyor. Örneğin bir şubesi de Londra’da olan bir ajans var New York’ta. Bu ajans, nyotaimori-ny.com adlı web sayfaları aracılığıyla nyotaimori servisi veriyor. Evinizde bir nyotaimori partisi mi yapmak istiyorsunuz, modellerin üzerinde mi yemek istiyorsunuz, kadın mı erkek mi, kaç tane, ne çeşit suşi? Onlar size her şeyi ayarlıyor. Hatta bu alanda uzmanlaşmış lokantalar bile var. New York’ta Cheetahs Gentelmen’s Club ekstradan böyle bir hizmet veriyor ama bu işin asıl yatağı Los Angeles. Örneğin kentin West Hollywood mahallesindeki Hadaka Sushi bu tür lokantalardan.

Bizim ucuzcu Sybil ise suşileri marketten hazır alacak, erkek modeli de kendisi kiralayacakmış. Böylece parti pahalıya patlamayacakmış.

Bu arada, söyleyeyim, nyotaimorinin bir de farklı versiyonu var: Wakamezake adı verilen bu adette, çıplak bedenin üzerinde içki içiyorsunuz. Benim merak ettiğim Japonlardaki cinsel fantezi kaynaklı bu tür âdetlerin nasıl doğduğu. Çünkü Japonlarda maşallah fantezinin sonu yok, bir de kinbaku adlı bir başka gelenekleri var. Bu da seksüel fantezi kültüründe önemli bir yer tutan bir tür bağlama sanatı. Ancak Japonlar Amerika’da fantezi için yapılan bağlama usullerinden çok farklı bir yöntem izliyorlar. Onlar sadece cinsel organları ve göğsü bağlıyorlar. İşin ilginç yanı ise kinbakunun geçmişte işkencede kullanmak için dizayn edilmiş bir bağlama yöntemi olması. Bu durum aslında seksüel fantezilerle ilgili çok ciddi bir ipucu veriyor bize. Çünkü seksüel fantezilerin temelinde, risk, tehlike, zorlama ve cezalandırma unsurları yatar. Kadınların boyun köklerine aşk ısırığı kondurarak bir efsaneye dönüşen Drakula’yı düşünün mesela. Bran Stoker’in Drakula romanında, Mina adlı genç kadının kanını içen Drakula, bir bakıma erkeklerin içindeki cinsel fanteziyi açığa çıkarır: kendinden geçmiş Mina’nın, boynundan kan akarken, bekareti bir erkek tarafından bozulmuş genç bir kızı anımsatması ilginçtir. Mina’ya karşı zor kullanan Drakula, onu emmekle de kalmaz, genç kadını kendi kanıyla besler ve onu her defasında hayata döndürür. Aslında Drakula, bütün bu eylemleriyle bir bakıma Mina’yı cezalandırır. Çünkü Mina, birden fazla erkekle yatan bir kadındır. İşte bu 1800’lü yıllarda yazılan romandaki zor kullanma ve cezalandırma, modern cinsel fantezinin de çerçevesini oluşturur. Bu çerçeve içinde tecavüz, bağlama, bağlanma ve bandajlanma oyunları vardır. Bu oyunlar sırasında ortaya çıkan endişe, gerilim, heyecan ve korku karışımından oluşan duygu kokteyli ise cinsel olarak uyarılmaya yardımcı olur. Bugün bazı çiftler yatakta sevişirken rol yaparak sıkıcılaşan ilişkilerini renklendirmeye ve cinsel anlamda birbirlerini uyarmaya çalışırlar: Biri diğerine tecavüz ediyormuş gibi yapabilir, küfürlü veya aşağılayıcı konuşabilir, penisinin bir füzeyi andırdığını söyleme yoluyla narsist bir tavır sergileyebilir, partnerine tasma takıp odanın içinde gezdirmek yoluyla hükmedici davranabilir, ya da biri diğerini sözde etkisiz hale getirip kızartana kadar kıçını şaplaklayabilir. Ancak bunun aşırı örnekleri de olmuyor değil. Chris anlatmıştı; New York’taki bir swinger kulübünde, erotik deri kıyafetler giyinen biri, cinsel partnerini çarmıha gerer pozisyonda bağlamış ve sırtını kamçılaya kamçılaya kanatmış, böylece iki taraf da bu sado mozoşit eylemden cinsel keyif almışlar. Ancak meraklı gözlerle olan biteni izleyen zavallı Chris, oracıkta kusmaya başlamış. Herkes farklı farklı tabii. Psikiyatri biliminin önemli isimlerinden biri olan Otto Kernberg’e göreyse ise sado mazoşizm, seksüel heyecanın doğal bir parçası.

Fanteziler çeşit çeşit tabii. Eve gelen badanacıyı baştan çıkarmak, yangında itfaiyecinin güçlü kolları tarafından kurtarılmak, eski sevgiliyle yeniden olmak, samanlıkta sevişmek gibi... Cinsel fantezi konusunda en kapsamlı araştırmalardan birini yapmış olan Dr. Leitenberg’in dediği gibi, “Seksüel fantezi insan olmanın doğal bir gereği, eğer keyif alıyorsanız neden yapmayacaksınız ki” diyor. Buna ek olarak ben de diyorum ki ne fanteziniz var diye övünün ne de fanteziniz yok diye yerinin. Ya da tam tersi…
09.05.2009 - medyatava.net
http://www.medyatava.com/haber.asp?id=53546


Sayım Çınar, daha önce Medyatava için yazdığı ilginç analizlerle dikkat çeken Hıdır Geviş ile Taraf gazetesindeki köşe yazarlığı serüvenini, medya dünyasına yaklaşımını ve New York’taki yeni hayatını konuştu.

-Önce Medyatava.com adlı internet sitesinde yazmaya başladın. Daha sonra Taraf gazetesine geçtiniz. Biraz Hıdır Geviş'in hikâyesini anlatır mısınız?
-Medyatava’ya bir süre Amerikan medya dünyasındaki gelişmelerle ilgili yazılar yazdım. Sonra Taraf’ın arka sayfası için yazmaya başladım. Daha sonra yine Taraf’ın “Dünyadan“ adlı sayfasında haftada bir New York’dan düzenli olarak yazdım. Benle birlikte İsrail’den, Arjantin’den, Yunanistan ve başka yerlerden yazanlar vardı o sayfada. Sonra kala kala ben ve Sezin Öney kaldık. İstikrarlı biçimde yazmayı sürdürdük. Sonuçta bunun ödülünü de aldık; bize birer köşe verildi. Şimdi, Pazar günleri. “Öteki Amerika” başlığıyla haftada bir Taraf’ın ikinci sayfasında severek yazmayı sürdürüyorum. Biraz farklı bir denemeydi benim ki. Nitekim bu köşe tuttu. Neredeyse 1 yıl olacak.

-Türkiye'ye dönüp kafanızdaki belli projeleri gerçekleştirmek istiyor musunuz?
Türkiye’ye dönme konusunda kafam bir gidip bir geliyor; zor bir karar, daha çok annem için dönmek istiyorum. Bizim foğrafçı Hüseyin Alsancak “Sakın gelme Hıdır “deyip duruyor... Evet, cebimde bir dolu proje var ama neye yarar. Türkiye’den biraz korkuyorum. Hiç bir şeyi kestiremiyorsun ki bu ülkede, her an dengeler degişebiliyor, artık yaşım da ilerliyor, Türkiye’de işe alma konusunda ciddi bir yaş ayrımcılığı var...

-Amerika’dan Türkiye’ye nasıl gözüküyor?
-Buradan orası nasıl mı gözüküyor? Hımmm.... Nasıl baktığınıza bağlı… Benim Amerika’dan Türkiye’ye nasıl baktığımı merak ediyorsan şöyle söyleyebilirim. Kendine güvensiz insanlarda, kendini sürekli abartma ve övme eğilimi vardır. Türkiye’de kendini arzın merkezinde görüyor ve çok abartıyor. Türkiye istikrarsız ve standartlardan yoksun bir ülke, üstelik tehlikeli... Eğer cesur bir gazeteciyseniz can güvenliğiniz tehlike altında mesela. Bizim gazetenin yazarı Rasim Ozan Kütahyalı’nın başına gelenler buna bir örnek. Konuşma ve yazma özgürlüğü yok. Başbakan aleyhinde konuştuğunuzda ya da karikatürünü çizdiğinizde hakkınızda dava açılıyor. Oysa burada Obama’ya küfretme özgürlügünüz var. Demokrasi konusunda çok geri. Hala, 12 Eylül Anayasasını kullanıyorsunuz, bravo yani. Halka inersek, insanlar birbirlerinin cesaretini kırmak ve bir şeyler başarmalarını engellemek konusunda çok başarılı. Amerika’da çevrenizdeki insanlara, “Biliyor musunuz, şöyle bir şey yapmaya karar verdim” deyin, yüzde 99.9’u “Aaa kesin çok iyi yaparsın, harika olur, çok başarılı olacağına inanıyorum” der. Türkiye’de ise , yüzde 99.9’u şu karşılığı verir, ” Aaa... Yok canım yapamazsın, mümkun değil, çünkü, şöyle de böyle de...” Böyle bir ortamda gelin de bir şey başarın bakalım. Öte yandan muhalif yazarların yazıları çok karanlık : çok negatif ve çok uçurumlu yazılar yazıyorlar, o yazıları oku ve git kendini öldür yani. Taraf yazarları bunun ayarını çok iyi tutturuyor, hem çok muhalifler hem de çok pozitif ve yapıcılar... Bunun dışında teknoloji konusunda yeniliğe çok açık, ama yeni ve radikal fikirlere karşı alerjik bir ülke Türkiye. Başka ne var diye düşünüyorum; Türkiye’de toplumu moral olarak toparlayacak ve motive edecek bir gurur projesi yok. Bir zamanlar iyi kütü bir GAP projesi vardı. Şimdi belki de Keban barajı kıyılarında Las Vegas’dan daha ışıltılı, üstelik de organik bir eğlence ve kumarhane kenti kurulabilir. İşte böyle Sayımım...

-Amerikalılar en çok hangi yazarları okuyorlar? Amerika’da Birde en çok okunan türk yazarları kimler?
-Sayım, tam bir ahiret sorusu soruyorsun. Ben nereden bileyim. Ayrıca hiç bir zaman en çok satan kitaplarla ilgilenmedim. Ancak “neler çok satıyor?” diye yanıp tutuşan birinin, New York Times’ ın listesine gidip bakması en akıllıca yol olur. Galiba en sağlıklı sonuçlar onlarınki. Verileri hem bağımsız kitapçılardan hem de büyük kitap zincirlerinden alıyorlar. En cok okunan Türk yazarı kim?” Onu da bilmiyorum. Burada sanki kaç Türkiyeli yazarın kitabı yayınlandı ki. En son Murat Somer’in “The Kıss Murder” adlı kitabı yayınlandı. Üstelik de çok iyi bir yayınevi olan Penguin’den... Murat çok yetenekli ve çarpıcı bir yazar..

-Eski solcu olmakla itham ediliyorsunuz. Amerika’ya gitmeden önce merkez medyada çalışıyordunuz. Ancak daha da evvel, 2000’e doğru dergisi, Özgür Gündem gazetesi, haftalık Gerçek dergisi gibi sol yayınlarda çalıştınız. O dönemler kaleme aldığınız sinema yazılarında eleştirdiğiniz Amerika’ya şimdi iyice kapağı atmış görünüyorsunuz.
-Sayımcım, bu ne hiddet!… Demek bana eski solcu diyenler var hah, öyle olsun, ne diyeyim. Ah Sayım, senin de benim gibi gerçek bir sinefil olduğunu biliyorum, eminim sinemada film izlerken rast gelmişsindir, projektör makinasına film takılırsa, o takılan kare yanar ve film orada kopar. Hayat da böyle bir şey, takıldığın ve ilerlemediğin anda yanar ve kopar gidersin. Türkiye solcularının durumu da buna benziyor; hayat almış başını giderken, onlar kopmuş ve koptukları noktada kalmışlar. Bu nedenle hayata hükmedemiyor ve eskisi gibi Türkiye’nin değisimine katkıda bulunamıyorlar. Çünkü kendi geçmişlerinden kurdukları işe yaramaz bir mitolojinin kutsallaştırılmış sınırları içine hapsolup kalmışlar, orada sırtüstü deviniyorlar, yani değişmiyorlar, değişime direndikçe de muhafazakarlaşıyorlar. Bana gelince, değişen dünya ile birlikte ben de çok değiştim evet, ama tam da bu yüzden hala solcu kalabildim. Değişmeyenlerse eskidiler ve arkeolojinin inceleme alanına girdiler. Bence onlar eski solcu ben değil.

-Medya içinde Amerika’yı ısrarla Türklere sevdirmeye çalışan bir Amerikan delisi olduğunuzu düşünenler var, buna ne diyorsunuz?
-Hoppala, Sayım’dan Hıdır’a bir kroşe vuruşu daha. Amerikan delisi kavramını, Amerika tutkunu anlamında mı kullanıyorsun?

-Evet.
-Bu ülkede insanlar birbirlerine isim takmayı çok seviyorlar. Özellikle akıntıya karşı kürek çekenlere isim takmak daha kolay tabii. Ben de Amerika’nın algılanış biçimi konusunda akıntıya kürek çekiyorum.

-Küreklerinizi Amerika tafına çekiyorsunuz ama!
Yazılarımda Amerika ile ilgili genel olarak pozitif bir imaj çıkıyor olabilir. Ama değil aslında, bu sizlerin bu konuda aşırı negatif yüklenmiş olmanızdan kaynaklanıyor. Bu nedenle ortaya koyduğum doğruları ve gerçekleri övgü gibi algılıyorsunuz. Ben Amerika’nın ne olduğunu anlatmaya çalışıyorum o kadar. Bu konuda bir şeyin tarafında ya da karşında değilim. Ben adaleti ve vicdanı ilke alarak gerçekliğe yaklaşırım. O sözünü ettiğin yayınlarda çalışırken, klişe bir Amerikan düşmanıydım Amerika’yı Amerikanın saldırgan dış politikasına endeksleyerek çözmeye çalışıyordum. Dolayısıyla Amerikan düşmanlarını çok iyi anlayabiliyorum. Onların Amerika ile ilgili bakışlari tümüyle cahillik üzerine kurulu. Amerika ile ilgili hiç bir şey bilmiyorlar. Aydınlar da bilmiyor, halk da bilmiyor. Zaten aydınlar bütün göndermelerini Avrupa kaynaklarına, tarihine ve kültürüne yapıyor ama Amerika ile ilgili hiç bir gönderme yok. Geçen bir okurum söyledi, “Turkiye üniversitelerinde Avrupa Birliği kürsüleri var ama Amerika ile ilgili böyle bir şey yok. Oysa Amerika dünya ve Türkiye siyasetinde çok etkili, dolayısıyla belki de Hıdır Geviş gibi Amerika’yı çok iyi kavrayan birinin, bir üniversitede, Amerikan kültürü ve siyaseti alanında ders vermesi gerekiyor”.

Anlayacağın bu cahillik nedeniyle Amerikan düşmalığı her siyasi kesimin üzerinde hemfikir olduğu tek şey. Ben elimden geldiğince Amerikan kültürünü, tarihini, popüler kültürünü, medyasını, siyasetini, muhaliflerini, gündelik hayatı, kısacası bütün boyutlarıyla Amerika’yı yansıtmaya çalışıyorum. Evet bu ülkeyi de çok seviyorum, burayı kendi ülkem gibi görüyorum, hiç yabancılık çekmiyorum çünkü.

-Taraf yazarlarını ve kendinizi nereye oturtuyorsunuz?
-Taraf herşeyden önce ismini hakeden bir gazete. Aynı zamanda Türkiyenin önünü açacak fikirleri savunan aydınların bir misyon etrafında bir araya geldiği organize bir gönüllüler hareketi gibi geliyor bana. Misyonları ise Türkiye’de demokrasiyi inşa etmek. Bence bunu da çok iyi yapıyorlar. Olaylara yaklaşımları ve koydukları tavırla, dürüstlüğün, vicdanın, ahlakın ve demokrasinin ne olduğu konusunda medyaya büyük bir ders verdiler. Bence Taraf, demokrasi konusunda Türkiye’yi eğiten çok ciddi bir kuruluş. Bu nedenle ülkenin başına gelen en güzel şeylerden biri Taraf.

-Taraf yazarlarını birbirleriyle kıyaslarsanız ne söyleyebilirsiniz. Onlar içinde AKPyi en ağır eleştiren yazar olarak dikkat çekiyorsunuz.
-Taraf’ı bir mücevher kutusu gibi görüyorum. İçindeki herkes çok değerli ve ışık saçıyor. Yazarlarının neye nasıl baktıklarından çok, kalplerinin temiz olması ilgilendiriyor beni. Bu gazetede yazan ve çalışan herkesin kalbi temiz. Fitne fücur gazetecilerin bu kadar baskın olduğu bir medya ortamında, temiz kalplilik en büyük erdem benim için. Bunun dışında Taraf, Yıldıray Oğur ve Rasim Ozan Kütahyalı gibi yeni yazarlar ortaya çıkardı, ikisini de çok seviyorum. Yazım üslubuna bayıldığım Cihan Aktaş’ı da ilk defa Taraf’da okudum. Ahmet Altan deseniz, bende akan sular duruyor; her yazısını okuduktan sonra içimden onu yetiştiren annesi ve babasına teşekkür ediyorum. Gerçekten Çetin Altan’a helal olsun, vatana milete faydalı iki tane aslan gibi evlat yetiştirmiş. Yasemin Çongar deseniz, O’nun gibi usta ve sağlam bir gazeteci Amerikan basınında bile zor bulunur. Taraf’dakilerin hepsi çok iyi, hangi birini sayayım… Türkiye onların kıymetini bilsin.

-Gazetede ilk defa köşe yazıyorsunuz. Bir köşe yazarı için okur oluşturmak oldukça zor, hele sizin için daha da zor olmalı, haftalık yazıyorsunuz, New York’da yaşıyorsunuz; TV programlarına, panel ve söyleşilere katılamıyorsunuz, peki kendi köşeniz dışında okurlarınızla nasıl iletişim kuruyorsunuz?
Ben okurlarımı çok merak ediyorum. Kim beni seviyor, kim benden nefret ediyor, kim okumaya değer buluyor, bilmek istiyorum. Ama senin de dediğin gibi Türkiye’de olmadığım için onlarla doğrudan ilişki kuracağım kanallar yok. Ancak ne yapıyorum Sayimcim, bana gönderilen mektupları hiç üşenmeden muhakkak okuyup cevaplıyorum, onlardan, kendileriyle ilgili bana bilgi vemelerini istiyorum. Bu alışkanlığı Noam Chomsky’den edindim. O da günün belli bir vaktini, kendine gelen yüzlerce mektuba cevap vermekle geçirir. Bunun dışında facebook aracılığıyla okurlarımla birebir chatleştiğim oluyor. Benim bu kolay ulaşılabilirliğim onları bayağı şaşırtıyor ve heyecanlandırıyor.

-Nasıl bir okur profiliniz var peki?
-Okur profilim çok çeşitli, doğuda yaşayan Kürt gençleri var örneğin. Kendi içlerinden çıkan, kendileri gibi Kürt olan, kendileri gibi taşrada doğan birinin, şimdi New York gibi yüzyilin en öncu kentinde yaşıyor olması, onların çok ilgisini çekiyor. Bir okurum yazmıştı, çok güldüm. “Xıdır abe arkadaşlar arasında sizi Milenyum Kürdü ilan ettik”, doğru bir tespit aslında, ben galiba milemyum kürdüyüm, bu nedenle Kürt gençleri için yeni bir Kürt modeliyim; dağa çıkıp gerilla olmadım mesela, hayatımda hiç gösteri ve yürüyüşe katılmadım, slogan atmadım, hiç karakola düşmedim, buna rağmen Türklerin arasına karışıp kürt değilmişim gibi de davranmadım, siyasi nilincimi yaptigim islere yedirerek sunmaya calistim hep. Bunun disinda, Wall Street’de çalıştım, Birleşmiş Milletler’de çalıştım, Obama üzerine dusunuyorum, “Dönüşümlu olarak Atatürk, Said-i Nursi ve Britney Spears olmak isterim” diyorum, hem iktidar partisinin yanlışlarını eleştiriyorum, hem de Erdoğan’ın çok yakışıklı bir erkek olduğunu yazıyorum, etrafımda çok samimi olduğum gay ve lezbiyen arkadaslarım var… Dolayısıyla okurlarımın biraz kafası karışıyor ama seviyorlar beni, bu yüzden bana alıştılar artık. Hatta özellikle liseli gençler benim gibi olmak istediklerini bile yazıyorlar. Bu gençler, beni tanıdıkca, hayattan beklentilerini daha yüksek tutmayı öğreniyorlar.

-Peki ya ötekiler…
-Şehirli ve yüksek eğitimli bir kesim, üniversite öğrencileri, özellikle Bilgi Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi öğrecileri, kadınlar, gay ve lezbiyenler…

-Köşe yazarlığına yeni bir üslup getirdiniz. Hikaye ve makale arasında bir yerdesiniz. Bir yandan yazılarınızda New York'da yaşayan kahramanlar ve bu kahramanların gündelik yaşamı etrafında gelişen olaylar var, öte yandan bütün bunların altında yatan sosyolojik, siyasi, ya da kültürel bir meselenin çok sağlam bir analitik çözümlemesi…
-Teşekkür ederim Sayım, başlangıçta vurduğun yumrukların etkisi şimdi geçti. İşin hikaye kısmını insanları sıkmamak için kullanıyorum. Böylece çok ciddi bir problemi daha anlaşılır ve daha sevimli bir üslupla okurlarıma anlatma imkanı buluyorum. Çok sevdigim değerli bir gazeteci ağabeyim olan Fuat Uğur söylemişti, “Hıdır senin yazıların dizi film gibi, haftaya neler olacak diye merak ediyoruz”.

-Çok yumusak ve akıcı bir üslubunuz var, yazılarınıza başlamamla bitirmem bir oluyor.
-Teşekkürler Sayım. Evet, yazının akıcı ve kolay okunur olmasına özellikle dikkat ediyorum.

-Yazınlarınızın esas kahramanı Sybil adlı bir kadın, o da en az sizin kadar popüler oldu. Kim bu New York'lu bitirim kız Sybil, gerçek mi yoksa kurmaca bir karakter mi....
-Evet Sybil bayağı popüler oldu. İstanbulda’ki arkadaşlarımla konuşurken bile Sybil’e muhakkak selam söyle diyorlar, gazetemizin yazarlar editörü Tamer Kayaş ağabey bile sık sık Sybili’e selam yolluyor. Ülker firması kaymaklı bisküvü seven Sybile Türkiyeden bisküvi yollamak istiyor. Hatta Ovacık ve Güney Konak Köyünde Sürdürülebilir Yaşam Derneği, Sybil’i, Dersim e davet etti. Evet Sybil gerçek bir karakter ancak bazen başka kız arkadaşlarımın yaptıklarını da ona malettiğim oluyor.