Buket ve Barış genç bir Türk çifti. Onlar da benim gibi Hoboken’da otuyorlar. 18 ay önce bir kızları oldu, ismini Lorin koydular. “Aaa... Bu Kürt ismi ayol” diye şaşıranlara şu tepkiyi veriyorlar “Hep Kürtler mi Türk isimlerini alacak, biraz da biz onların o güzel isimlerinden istifade edelim.” Lorin çok çabuk büyüyor, nasıl tıpış tıpış yürüyor görseniz... Geçen gün Buket’le birlikte Lorin’i gezdiriyoruz. Yürürken Buket’e Newport’ta nasıl kaybolduğumuzu anlatıyorum. Size de anlatayım bari. Aslında geçen hafta kaldığım yerden başlarsam daha iyi olur.
Efendim köprüden geçtik, Newport’a girdik. Hava karanlık. Christian dedi ki “Otele gitmeden önce dur sana şehri gezdireyim, hazır ay ışığı da var, hem ertesi gün aynı yerleri bir de gün ışığında gezeriz, ardaki farkı görürsün, güzel olur”. “Ya ya ya...” deyip başımı salladım. Önce kentteki Newport Jazz Festivali’nin yapıldığı alanın yakınından geçtik. Bu festival çok eski ve çok ünlü. Geçtiğimiz ağustos ayında 55’incisi düzenlenmişti. Orayı geçip, sağa kıvrılarak hafif yukarı sürdük arabayı. Jacqueline Kennedy’nin üvey babasının sahip olduğu Hammersmith çiftlik evinin önünden geçtik. Jacqueline ve eski Amerikan Başkanı John F. Kennedy, 1953 eylülünde burada evlenmişlerdi, düğünlerine de binin üzerinde davetli katılmış. Christian bütün bunları bana anlatıyor ben de dinliyorum. Allah razı olsun, ne iyi bir adam.
Saray yavrusu evler
Sonra o meşhur malikânelerin sıralandığı Bellevue caddesine çıktık: Isaac Bell House, Belcourt Castle, Marble House ve Rosecliff bu evlerden sadece bazıları... Ev diyorum ama buradaki evlerin hepsi saray yavrusu bile değil, saray... 18. yüzyılın ikinci yarısında başlayan demiryolu inşaatları sayesinde zengin olan, ya da 19. yüzyılın ilk yarısında başlayan sanayileşme ile birlikte fabrika sahibi olan Kuzey Amerikalı zenginler (özellikle de New York’un zenginleri) buralarda bu gösterişli yazlık evleri yaptırmışlar, yazları buralarda hava daha serin oluyor çünkü. Bu evlerde tarihî karakterler yaşamış, kocası tarafından parası için zehirlendiği düşünülen ve yıllarca komada kalarak çok meşhur bir davaya ve bu davadan esinlenen Reversal of Fortune adlı filme konu olan Sunny von Bülow bunlardan biri.
Ancak şimdilerde bu evlerin pek azında o eski aileler oturuyor. Çoğu ya müze ya da düğün ve benzeri törenler için kiraya verilen mekânlar haline çevrilmiş. Çünkü yeni kuşak zenginler bu denli gösterişli yerlerde oturmaktan rahatsız oluyor. Amerika’nın yeni zenginleri parasını göstermeyi sevmiyor, ne kadar lüks tüketseler de kendilerini çoğunluğun yaşam tarzından çok fazla ayırmak istemiyorlar. Fakirlikten bir anda zenginleşen hip hop starlarının beyin uçuklatan evleri, arabaları ve diğer gösteriş düşkünlüklerini ayrı tutuyorum tabii...
Bellevue caddesinin bitiminde sola kıyı yoluna dönüp otele geldik. Bize demesinler mi “Siz haftaya yer ayırtmamış mıydınız?” diye. Haydaa, başka boş oda da yok. Newport içindeki hiç bir otelde yer yokmuş. 15 dakika uzaklıkta bir motelde yer varmış, gittik orada da oda yok. Onlar da bizi yarım saat uzakta başka bir yere gönderiler, orada da oda yok. Her şey şaka gibi. Onlar da bizi daha uzakta bir yere gönderdiler. Kaybolduk. Arabada size yol tarifi yapan GPS cihazımız da yok. Bir tek eski moda haritamız var o da işe yaramıyor. Delireceğim. En son bir yola girdik, git git bir türlü medeniyete çıkmıyor. Ormanın içinde ıssız bir yol. Sonunda yol bitti mi... Araba farları garip bir yol tabelasının üzerine vuruyordu. Haç şeklinde tahtadan bir direk, üzerinde küçük küçük, sağı ve solu gösteren bir sürü tahta ok ve okların üzerlerinde yer isimleri var. Köşede ise bir ev, ışık mışık yok. Her şey tıpkı Stephen King’in romanlarındaki korkutucu sahneler gibiydi. Christian’a baktım bakışlarını hiç beğenmedim, “Hıdırcım, ya bu adam seni burada keserse” diye düşünmeden edemedim. Belki o da benim için aynı şeyi düşünüyordu... Christian soldaki dar yola girdi. Ben aniden sertleştim ve kontrolü ele aldım: “Christian geldiğimiz yöne geri döneceğiz, ışıklı kavşağa vardığımızda oteli arar bize yön vermelerini isteriz.” Neyse, çok meraklanmayın her şey mutlu sonla bitti. O gece oteli bulduk, ertesi gün Newport’u iyice dolaştık, çok güzel, çok temiz bir yer. Harika küçük dükkânları var, taze ve çok lezzetli ıstakozları var. Yani her şey güzeldi...
20.09.2009 - Taraf Gazetesi
Geçtiğimiz cumartesi öğleden sonraydı. Yola biraz geç çıkmıştık. Çünkü ikimiz de kararsız Kâsım olduğumuz için bu geziye son anda karar verdik. Haftasonu şehirde kalıp Arthur Ashe stadyumundaki Amerikan açık tenis turnuvası maçlarını mı izlemeliydik, yoksa şehir dışına çıkıp biraz çiçek böcek ve okyanus mu görmeliydik? Düşün düşün son ana kadar bekledik ve nihayet Newport’a gitmeye karar verdik. Newport Amerika’nın kuzey doğusundaki Rhode Island eyaletinde yer alan ve New York’a yaklaşık beş saat uzaklıkta olan bir kıyı kasabası. Christian’ın (Christian Connelly) çocukluğu oralarda geçtiği için Newport’u iyi biliyor, ben hiç gitmemiştim. Bakalım göreceğiz nasıl bir yermiş.
Önümüzde iki buçuk günümüz vardı: Cumartesinin yarısı, pazar ve Pazartesi. Pazartesi bütün Amerika’da tatildi. Çünkü o gün Labor Day. Yani işçi bayramı. Sizde 1 Mayıs bizde ise eylülün ilk pazartesisi.
Arabayı yol boyunca Christian kullandı, ben iyi bir şoför değilim çünkü, ehliyet sahibiyim ama şoför müyüm onu da bilmiyorum. Bu arada Sybil’inki kadar külüstür olmasa da Christian’ın cipi de külüstür, frene basınca korkutucu sesler çıkarıyor. Aman canım ne olacak Allah’a bin şükür ayağımızı yerden kesiyor ya...
Yolda maşallah her 10 kilometrede bir otoban gişeleriyle karşılaşıyoruz. Sadece parasından değil, gişe önlerinde beklediğimiz için vakit de kaybediyoruz. Bazı gişeler, camında e-z pass adı verilen bir çeşit bandrol bulunduranlar için. Bunu bir çeşit kredi kartı gibi düşünün, bilgisayar arabanızı otomatik olarak okuyor, parayı hesabınızdan düşüp geçişinize izin veriyor. Bu gişelerde bekleme olmuyor, arabalar hızlı hızlı geçip gidiyorlar. Peşin para kabul eden gişelerin önünde ise haliyle kuyruk var. Biz de o kuyruktayız...
Bu arada Christian söylenmeye başlıyor. “Bu ülkede otoyolları en berbat eyaletler, otoyollara en çok gişe koyup para kazanan eyaletler. Bu aldıkları parayla bari biraz şu yolları tamir etseler” diyor. Dediği çok doğru. New York ve New Jersey eyaletlerinin yolları dökülüyor. Buna rağmen harami gibi otobanlarda habire para kesiyorlar. Zaten New Jersey yolsuzluk konusunda adı çıkmış bir eyalet. New York deseniz dini imanı para olan bir eyalet.
Obama’nın sayesinde yolların bakımı yapılıyor
Yalnız bir şeyi söylemekte yarar var. Yol üzerinde pek çok yerde yol bakım ve köprü inşaatları gözünüze çarpıyor. Sağolsun Obama sayesinde oldu bunlar. Adamcağız bütün eyaletlere para verdi ve “alın yıllardır tamir etmediğiniz, geliştirmediğiniz alt yapı yatırımları için harcayın” dedi. Demek ki o paralar harcanıyor.
Neyse Connecticut eyaletine girdiğimizde yollar düzeldi ve kaymak gibi oldu. Üstelik bu yollarda önünüzü zırt pırt kesen gişeler de yok. Bir yerde durup benzin aldık. Birer dilim de pizza yedik. Yanında da vitaminli sularımızı içtik. Bu arada Christian bildiği bir bed and breakfast (bir çeşit pansiyon) tarzı oteli aradı ve yer ayırttı, hay Allah yer varmış. Genellikle haftasonu çok zordur yer bulmak. Neyse yine arabaya bindik ve gaza bastık gidiyoruz. Hava kararmıştı. Gökyüzünde Ay o kadar güzeldi ki kocaman bir gümüş tepsi gibiydi. Üstelik bir ara tam yolun orta yerine denk geldi. Her şey dekor gibiydi. Camı biraz açtım, ormandaki ağaçlarla sevişerek gelen mis kokulu hava içeri süzüldü. Serinlik ne güzel...
Christian Lionel Richie’nin hit şarkılarından oluşan CD’yi koydu. Ah hepsi de benim lisede âşık olup olup dinlediğim şarkılar. İlk şarkı Diana Ross’la yaptığı bir duet: Endless Love (Sonsuz Aşk). Aman Allah’ım kendimi tutamadım ve düete ben de katıldım: “Aşkım, hayatımda bir tek sen varsın, doğru olan tek şey... Benim ilk aşkım sensin... Aldığım her nefestesin, attığım her adımdasın. ... Seninle bütün hayatımı paylaşmak istiyorum.” Şarkıya eşlik ederken bir ara Christian’a döndüm, bana hiç de iyi bakmıyordu. Sesimi anında kestim.
Ohooo geldik işte Newport’a. Epey uzun olan The Claiborne Pell köprüsünden geçiyoruz. Kasaba karşı kıyıda. İnanamazsınız, başkan Obama sırf benim için köprü direklerine renkli lambalarla “Ne mutlu Kürdüm diyene” yazdırmış... Şaka yapıyorum tabii inanmayın... Bu arada yerim kalmadı, Newport’un içini haftaya anlatırım artık. Kusura bakmayın bu yazı belki biraz boş ama bence hoş bir yazı oldu. Ne dersiniz?
12:46 AM
|
taraf gazetesi yazilari
|
0
comments
Ne güzel bir yer burası Allah’ım. Severim ben böyle eski püskü (tarihî) mekânları. West Village’te 4. Cadde üzerindeki bu barın adı Corner Bistro. Kapıdan girdiğinizde ileride sağ köşede, barın öteki ucunda bir girinti var, işte orası mutfak, içinde de Meksikalı bir işçi, alnından terler aka aka hamburger pişiriyor. Akşamın yedisi, millet işten çıkmış hepsi aç, barın orta yerinde uzun bir kuyruk oluşturmuş, hamburgerini almaya çalışıyorlar, sonra da oturup biralarıyla birlikte yiyecekler. Semih Fırıncıoğlu’nun dediğine göre New York’un en iyi hamburgerlerinden biri buradan çıkıyor. Semih bilir, ne de olsa eskiden tavladığı kızları buraya getiriyormuş. Sadece o da değil, Semih 30 yıldır New York’ta yaşıyor, dolayısıyla buraları karış karış biliyor.
Corner Bistro’nun 1900’lerin ilk yarısından beri hizmette olduğu söyleniyor. Hiçbir şey değişmemiş, her şey eskisi gibi kalmış. Semih’le bir şeyler yiyip içmek için Morandi adlı bir İtalyan lokantasına gidiyoruz. Sarah Jessica Parker, Cameron Diaz, Gwyneth Paltrow gibi ünlülerin buraya uğraması, mekânın popülerliğini iyice arttırmış. Semih buranın enginarını öve öve bitiremiyordu, hadi bakalım, göreceğiz...
Morandi mahzen havası verilmiş şık bir mekân. Bu arada hem ızgara hem de mangal üzerinde ayrı ayrı pişirilen enginar hakikatten çok güzelmiş. Ben üstüne makarna yedim: İçinde klasik domates sosunun yanı sıra karides, kabak ve taze maydanoz vardı. Ancak hiç birinin tadı domates sosunu bastırmıyordu. İyi bir yemeğin sırrı da bu işte, yardımcı malzemelerin yemeğe esas karakterini veren malzemenin rolünü çalmaması.
Taraf, New York’taki Türkiyeliler ve ÖDP
Bu arada Semih Semih diyorum onu az bellemeyin. Eskiden Broadway müzikallerinde dramaturg olarak çalışmış, bestecilik yapmış, oyunlar yönetmiş bir isim. Dolayısıyla onunla sanattan, göçmenlikten ve tabii ki bizim gazeteden konuştuk. Semih’e gore Taraf, New Yok’ta yaşayan Türkiyelileri Tarafçılar ve Taraf karşıtları olarak ikiye bölmüş.
Neyse sohbetimiz Taraf’tan Amerikan siyasetine oradan da Türkiye siyaseti ve ÖDP’ye geldi. Hani şu ÖDP üyelerinin saygın bir entelektüel olan Roni Margulies’in üzerine boya dökme yoluyla gerçekleştirdikleri saldırıya... Buradaki Türkiyeliler arasında çok konuşulan bir olay bu. ÖDP Genel Başkan Yardımcısı Önder İşleyen’in saldırıyla ilgili açıklaması ise benim gibi bu partiye sempati duyan herkesin ağzını bir karış açık bıraktı. İşleyen, olayı kınayıp binlerce kez özür dilemek yerine savunmuştu. Bilmiyorum, bundan böyle demokrasiden ve fikir özgürlüğünden söz ettiğinde ÖDP’ye kim nasıl inanabilir artık. Çünkü sadece fikirlerini yazıya döktüğü için bir yazara fizikî ve psikolojik şiddet uygulandı.
İtiraf etmeliyim, bizim solcuların önemli bir kesiminin, Türkiye’nin yaşadığı psikolojik bunalımı görmekte ve anlamakta zorluk çektikleri apaçık. Bu nedenledir ki geçmişin muhafazakârları ve geçmişin solcuları arasında günümüzde önemli bir rol değişimi yaşanıyor: devrimci olan muhafazakârlaşırken muhafazakâr olan devrimcileşiyor. İşte bu nedenle İslami kesimin günümüz Türkiye’sinin ilerici kanadını temsil ettiğini kimse inkâr edemez artık. Bununla birlikte, İslam dünyasını modernizm ve kapitalizmle barıştıran Fethullah Gülen’in öğrencileri artık yetiştiler ve Batılı ülke üniversitelerinde yüksek lisanslarını doktoralarını yaptılar. Onların yarattığı değer, İslami kesimin entelektüel olarak da önemli bir ilerleme kaydetmesini sağladı.
Aslına bakarsanız zıt siyasal gruplar arasındaki ideolojik yer değiştirme sadece bize özgü değil, benzeri süreç Amerika’da da yaşandı. Örneğin 1854’te kurulan Cumhuriyetçi Parti, başlangıçta Demokrat Parti’den daha ilericiydi: Köleliğe karşıydı, devletin, yurdun dört bir yanını demir ağlarla donatmasını istiyorlardı, devletin sosyal yatırımlara ağırlık vermesini savunuyorlardı. Hatta Cumhuriyetçi Başkan Abraham Lincoln vergi oranının arttırılması için elinden geleni yapıyordu. Bütün bu istekler, bugünkü Cumhuriyetçilerin savunduğu değerlerin tam tersiydi. O gün Cumhuriyetçilerin sahip çıktığı devletçi politikalara, günümüz Amerika’sında Demokratlar sahip çıkıyor... Buna rağmen bu yer değiştirme hâlâ devam ediyor. Örneğin Demokratlar zaman zaman Cumhuriyetçilerin değerlerini tekrar ele alıp bir adım öne geçmiyor değiller. Bilen bilir, Clinton, ekonomik liberalizmin önünü iyice açan NAFTA ticaret anlaşmasını imzaladığında, kendi partisi içindeki insanlar tarafından Demokrat Parti değerlerini satmakla suçlanmıştı.
Her şeyin değiştiği ve yenilendiği New York’ta, Corner Bistro gibi bazı mekânların eskisi gibi kalması güzel. Ancak her şeyin değiştiği bir dünyada değişmeyen bir birey ve bir ülke olarak kalmak pek de güzel değil. Çünkü dünyayı yönetenler, günümüze ayak bağı olan geçmiş inançları kırmayı bilenler arasından çıkıyor...
*Bu arada http://kebanvegas.wordpress.com adlı bir blog hazırladım. Keban’da Las Vegas kurma ütopyasını gerçeğe dönüştürmek isteyenler, bu siteye girip yorum ve düşüncelerini yazabilirler.
12:46 AM
|
taraf gazetesi yazilari
|
0
comments






