09.05.2010 - Taraf Gazetesi

Cuma günü işten erken çıktım doktora gittim, bahar nezlesi olmuşum, polenler yayıldıkça suratıma yumruk yemiş gibi oluyorum. Doktor sonrası eve döndüm, duşumu aldım, dişlerimi fırçaladım, giyindim ve sonra Kadir, Buket ve Lorin’le (henüz iki yaşında) buluştum, birlikte arabaya atlayıp Staten Island’a doğru yola çıktık, 20 dakika sonra oradaydık. Çok büyük bir lokanta kapatılmış; Ahmet Türk, Emine Ayna ve Selahattin Demirtaş oradalar. Bu üç siyasetçi New York gezilerini iptal etmişlerdi, ancak son anda alınan bir kararla New York’a geldiler, buradan New Jersey, Boston ve San Francisco’ya geçecekler.
İçeriye girelim bakalım neler oluyor, hop, yemek parası peşin, 50 doları duyunca gözlerimden alevler çıkıyor, soruyorum, “Yemekte neler var?”, görevli karşılık veriyor, “somon, biftek ya da tavuktan birini seçiyorsunuz, yanında Yunan salatası, İtalyan usulü makarna ve meyveli kek, alkol yok, su ve soda var”.

Ahmet Türk
salonun başköşesinde oturuyor, her zamanki gibi çok kalender duruyor, önünde bir makarna tabağı var, yoldan gelmiş, yorgun belli ki ama sürekli birileri gelip ona ya soru soruyor, ya da ayağa kaldırıp birlikte resim çektirmek istiyorlar, Ahmet Bey hiç sinirlenmiyor, çok kibar.
New York’ta yaşayan Kürtler kadar Türkler de Ahmet Türk’ü çok seviyorlar, bu nedenle tıklım tıklım dolu olan bu yemek salonunda sadece Kürtler değil, Türkler de var. Yaklaşıp Ahmet Bey’in elini sıkıyorum, kısa bir sohbetten sonra, bana ayrılan yere doğru yürümeye başlıyorum, salonun ortasındaki bir masada Emine Ayna ile karşılaşıyorum. Bana karşı ilgili davranınca, yanına oturuveriyorum; biraz gerginim, ancak iki dakika sonra rahatlıyorum, medyada onunla ilgili haberlerin veriliş tarzı beni de dolduruşa getirmiş olmalı, öyle ki yaptığım bir şeye sinirlenecek de maşayı kafama indirecek diye bekliyorum nedense... Aslında onu hiç tanımıyormuşum, çok sakin, çok yumuşak... Karşısındakini saygıyla dinleyebilen ender politikacıdan biri. Küçücük elleri var, çok da güzel kokuyor, insanı rahatsız etmeyen, hafif, tam ayarında kullanılmış bir parfüm. Oradakiler memleket meselelerini sorarken, ben kendisine tuhaf sorular soruyor ve gayet güzel cevaplar alıyorum. Ankara’daki evinde tek başına oturuyormuş, annesi babası Diyarbakır’daymış, boş zamanlarında kitap okumayı ve yemek yapmayı seviyormuş, yoğurtlu çorbadan mercimeğe bütün çorbaları çok iyi yapıyormuş. “Sinemaya gider misiniz” diye sorunca beni “hayır” diye cevaplıyor, “Ben hiperaktif biriyim, koltukta oturup hiç kımıldamadan bir filmi başından sonuna izleyemem, video film alıp evde izliyorum, böylece arada kalkıp bir şeyler yapıyor, sonra dönüp kaldığım yerden devam ediyorum”. Sevgili okurlar size söylememde bir sakınca görmüyorum, ben hep annemden uzakta büyüdüğüm için yaşı benden küçük olsun büyük olsun, bana biraz şefkatli davranan iyi kalpli her kadını hemen annemin yerine koyuyorum, Emine Ayna’nın da yanından ayrılmak istemedim... Sonunda o benim yanımdan ayrıldı, çünkü başka masaları da dolaşıp oradakilerle de sohbet etmesi gerekiyordu. Kendi masama geçtim, çok geçmeden Selahattin Demirtaş masamıza geldi, Biri sordu, “Siz nerelisiniz?” , cevap şu “eş durumundan Dersimliyim, Hıdır Bey’in hemşehrisi yani”. Sonra da ekledi, “Kürtler anaerkil bir toplum, bizde önce kadının nereli olduğu önemli”. Selahattin Bey de kibarlığıyla dikkatimi çekiyor, aralarda espriler yaparak herkesi kahkahalara boğuyor, kara mizah kabiliyeti de çok yüksek. Kartını istiyorum, verdikten sonra geri istiyor, “bir saniye, arkasına ‘hamili yakinim değildir’ diye yazmalıyım”. Espriyi anlamadığımı fark edince, “yani beni tanıdığın için başın belaya girmesin sonra”. Demirtaş sadece politik arenada çok meşgul biri değil, evinin mutfağında da çok meşgul, çünkü evdeki küçük kızları Delal, Dilda ve eşine yemek yapmayı çok seviyor, güveç ve pirinç pilavı yapma konusunda ustaymış. Amerika seyahati sırasında elinden geldiğince dünya mutfağından çeşitli yemekleri tatmaya çalışmış, en çok Hint yemeklerini beğenmiş, “Hafiften de olsa ülkemizin yemeklerini andırıyor” diyor. “Peki, Washington’da ne yaptınız, anlatın biraz” diyorum. “Kürtlerin Türkiye’deki durumu konusunda, AKP hükümeti Amerikan halkına farklı bilgi veriyor, Amerikan halkı, olup bitenleri bir de bizden dinlesin ve hangisinin doğru olduğuna kendileri karar versin istedik. Tek taraflı enformasyon hiç adil değil, nitekim bunun sonucu olarak buradaki bazı siyasetçiler, ülkemizde Kürtçenin okullarda seçmeli ders olduğuna inanıyorlar. Partimizin Washington’daki temsilciliğini açarken sorun yaşamadık, demek ki Amerikalılar da bizi dinlemek istiyormuş.”
Güzel bir akşamdı sevgili okurlar, yazılacak çok şey vardı ama şu an çok uykuluyum, haftaya buluşuruz...


TEK KELİMEYLE


Teröristler aptallaşıyor mu

Amerika’daki son terörist eylemler insanı teröristlerin zekâ düzeyi konusunda şüpheye düşürüyor. Örneğin Farouk Abdulmuttalab, Christmas günü bindiği uçakta külotundaki patlayıcıyı iyi saklayamadığı için yolcularca yakalanmıştı, Faisal Shahzad beceriksizce yapılmış ev yapımı bombalarla yüklü arabayı Times Square’e park etmiş ve enselenmişti, şimdi Mother Jones dergisi soruyor, “Teröristler şapşal mı?”


Dubai’nin Palmiyesi Çin’in Phonex’i

Çin’de faaliyet gösteren Mad Mimarlık ve İnşaat Grubu, gerçekleştirdiği projelerle sadece biz Amerikalıları değil, Palmiye Adası gibi mimari şaheserleriyle övünen Dubailileri de kıskandırıyor. Çin’in Sanya kentinde inşaatına başlanan Phonix Adası tümüyle yapay bir ada, üzerine ise tatil amaçlı bir yerleşim birimi kuruluyor: bu birimde, yedi yıldızlı oteller ve çok özel butik apartmanlar da var.


Üniversitelerin uzaktan eğitim avantajı

Amerika’da yaşayan ve mesleklerinde uzmanlaşmış benim gibi pek çok insan, iş deneyimlerini Türkiyeli üniversite öğrencileriyle paylaşmak istiyor, teklif de alıyoruz ama uzaklık büyük sorun. Amerika’daki üniversiteler bu sorunu müfredatlarına koydukları online derslerle aştılar, yani öğrenci ve öğretim görevlilerinin farklı şehirler ya da ülkelerde olmaları mühim değil, nasıl olsa dersler internetten üzerinden yapılıyor.


Filim senaryonuz mu var

Bir senaryo yazmak ve Hollywood’daki film yapımcılarının kapısını çalmak istiyorsanız The Atlantic dergisi yazarı Lynda Obst’in esprili tavsiyelerine kulak verin: 1- Çok iyi bildiğiniz çizgi filmleri, bilgisayar oyunlarını, çizgi romanları senaryolaştırın; 2- Başrol için Sandra Bullock ya da 24’ün altındaki bütün yakışıklı ve güzel TV yıldızlarını düşünebilirsiniz; 3- İçinde süper güçler ve kahramanlar olmalı; 4- Seyirciyi muhakkak güldürmeli...
02.05.2010 - Taraf Gazetesi


Koş Hıdır koş, geç kalıyorsun... Tren, Hudson Nehri’nin altındaki tünelden çıkıp, yıkılan ikiz binaların yerine yapılan inşaatın altına giriyor, burası son durak, fırlayarak yeryüzüne çıkıyorum, Broodway Caddesi üzerinden aşağıya doğru koşarak Manhattan’ın okyanusla buluştuğu burun bölgesine doğru ilerliyorum, buralara financial district deniyor, yani finans bölgesi.
Hava çok güzel, telefonuma bakıyorum, Naciye aramış üç kez, ikinci anam, niye arıyorsun anacım geliyorum işte... Gittiğim yer Alvan Center denen bir yer, bir binanın dördüncü katı. Burada bu akşam Ara Dinkjian ve arkadaşlarının konseri olacak. Konserin yapılacağı salon çok küçük, içeride yaklaşık 200 dinleyici var, dolayısıyla bir çeşit butik konser gibi, müzisyenlere çok yakın durarak müzik dinlemek büyük bir lüks benim için.
Kapıdan girerken internetten bilet için yaptığım 20 dolarlık ödemenin çıktısını gösteriyorum, çok ucuz bir konser. Naciye’yi buluyorum, Ara ile tanıştırıyor beni. Çok kısa sohbet ediyoruz (ısınıyoruz birbirimize, ne de olsa ailesi Harput ve Diyarbakırlı), gazetecilik tavırları takınıp adamcağızı esir almak ve sorularımla taciz etmek istemiyorum; onunla konuşmak isteyen başka insanlar da var çünkü. Ara, zaten çok iyi bildiğim bir müzisyen, hani bizim Sezen Aksu’nun Sarışınım ve Gülümse, Ahmet Kaya’nın Ağladıkça gibi şarkılarının bestecisi olan büyük ERMENİ MÜZİSYEN. Hatta Sarışınım, Dinata Dinata ismiyle Yunanistan’daki Olimpiyat Oyunları’nın kapanış törenlerinde, Yunan şarkıcılar tarafından seslendirilmişti.
Ara’yı keşke tanısanız, ne kadar mütevazı, sade, sıcak ve beyefendi bir insan olduğunu fark ederdiniz. New Jersey eyaletinde yaşıyor, bir kilisede org çalıyor, öğrencileri var, onlara ud dersleri veriyor.
Az kalsın unutuyordum, ARA, KARDEŞ TÜRKÜLER’LE BİRLİKTE KONSER VERMEK İÇİN HAZİRANDA TÜRKİYE’YE GELİYOR. Konserler İzmir ve İstanbul’da olacak. “Nasıl, Türkiye’deki yeni müzisyenleri pek takip edebiliyor musun” diye soruyorum, “Yok valla, pek edemiyorum, daha doğrusu yeni müzisyenleri takip etmemeye çalışıyorum, onların etkisinde kalıp değişmekten korkuyorum, ben farklı bir adamım, taş plak biriktiriyorum” diyor. Ara’nın evinde 500 adet taş plağı var.
Hadi bakalım, yerimize geçme vakti, Naciye’nin arkadaşı Paul ve erkek arkadaşı da orada. Bu arada yerime oturunca sırtıma bir el değdi, döndüm baktım Laila’ymış, uzun zamandır görmüyorduk birbirimizi, kendine bu defa da Faslı bir sevgili bulmuş, diğer sevgililerinin aksine gösterişsiz ama sevimli bir insan. Laila uzun, çok güzel bir Afgan kızıdır... Susalım, konser başlıyor.
Grupta dört kişi var: Ara ud çalıyor, Seido darbuka; bu adamcağız bana ilk adını söyleyince “Kürt müsün?” dedim, “Değilim valla, Makedonum” dedi. İste bende de böyle tuhaf bir alışkanlık gelişti, kimle tanışsam “Kürt müsün” diye soruyorum, neler oluyor, iyi miyim kendimde miyim acaba... Seido inanılmaz yetenekli bir darbukacı, izleyicileri, aralarda yaptığı sololarla mest etti. Gündüz bir ofiste çalışıyor, akşamları da fırsat buldukça müzikle ilgili şeyler yapıyor. Bu arada klarnetçi İsmail Lumanovski de Makedon. Gencecik bir çocuk daha, kızlar onun gamzelerine bayılıyor, bense klarnetteki inanılmaz yeteneğine, sadece ben değil, herkes... Kendisi müzik eğitimi görüyor, ileride adını bir yerlerde duyarsanız hiç şaşırmayın... Zaten NY Gypsy All-Stars Band adlı bir grupla çalıyor. İngilizce konuşmaya başladım kendisiyle, bana Türkçe cevap verdi, yarı Türkmüş meğer. Kanunda ise Tamer Pınarbaşı var. Ara’ya göre kanun çalma konusunda devrim yaratmış, iki parmağını değil, bütün parmaklarını kullanıyor, üstelik ne yüksük ne de tırnaklarını kullanıyor, parmak uçlarıyla dokunuyor tellere...
Konser, Tamburi Cemil Bey’den başladı, Ara’nın kendi bestelerine kadar gitti. Sezen’in seslendirerek meşhur ettiği Vazgeçtim şarkısı çalınca baktım Naciye kendinden geçmiş, ileri geri, sağ sol sallanıp duruyor, hafiften de şarkıları mırıldanıyor, ben de öyle. Aaa bir baktım Paul ve Allan de sallanmaya başladılar. Bu güzel anda bile ben halüsinasyonlar görmeye devam ediyorum. Bir ara pencerenin dışında Ahmet Altan’ın yüzünü gördüm sanki, göz göze geldik, bana dedi ki “Hıdır evladım, pazar günü bu konseri yaz da biraz gözümüz gönlümüz açılsın”, ben de dedim ki “Olmaz, ben başka bir konuyu yazdım”. Ahmet Bey’in gözlerinden alevler çıkmaya başladı, içimden küçük bir çığlık attım; annecimmm, kapatın perdeleri lütfen, tamam işte yazıyorum...


TEK KELİMEYLE

Ooo hanımlar maşallah maşallah

İnsanlar nedense türbanlı kadınları yarım insanmış gibi algılıyor; sanki onlar spor yapmazlar, fitness salonuna gidemezler... New Heaven’deki bir fitness salonunda çekilen bu resme bir bakın, demek ki örtünmek demek vücut görünümünü umursamamak anlamına gelmiyor. Zaten türban takan Amerikalı Müslüman kadınların sporla ilgileri günden güne artıyor, basketbol da oynuyorlar tenis de...


Bari New York’ta kebap yemeyin

Türkiye’den New York’taki konsolosluğumuza gelen misafirler, yemek için Ali Baba adlı Türk lokantasına götürülüyor, hatta bu nedenle Ali Baba ikinci şubesini konsolosluğun tam burnunun dibine açtı... Benim bildiğim, konsolosluğun bir misyonu da iki kültür arasında köprü olmak. O nedenle, misafirlerin kebap yerine, New York’a özgü yemekleri tatmaları teşvik edilmeli, kebap kaçmıyor, Türkiye’de çok.


New York’ta bir mekân: The Park

Hep önünden geçiyordum, girmek kısmet olmamıştı, sonunda 10. Cadde ile 17. Sokak’ın kesiştiği noktada yer alan The Park’ta oturmak nasip oldu. Güzel ve çekici bir yer; kocaman bir serası var, yüksek tavanlı, her taraf bitkilerle dolu, sera içindeki küçük ağaçlara su kabakları asılmış, içine kuşlar yuva yapmış, bir kaç yerde şömineler yanıyor. Ancak yediğimiz avokadolu ton balığı da diğer yemekler de berbattı.


Arizona polis devleti

Arizona’da uygulamaya konulan yeni göçmenlik yasası bütün Amerika’ya kafayı yedirtti. Şimdi herkes bu ırkçı yasaya karşı kampanyalara katılıyor... Bu milde bulandırıcı kanuna göre, polis diyelim ki görünüşüne bakıp, Meksikalı olduğunu düşündüğü birine yanaşıp kimlik bilgileri sorabilecek ve o şahsın ülkede kaçak mı yoksa yasal mı olduğunu anlamaya çalışacak.
25.04.2010 - Taraf Gazetesi

Size sorsam, “Aileler için küçük çocuklarını gözü kapalı teslim edecekleri tek yer neresi” diye, cevabınız ne olur? Ne cevap verdiğinizi buradan duymuyorum ama gözlemlediğim kadarıyla insanlar, Tarının evine ve aile bireylerine bu konuda çok güveniyorlar. Ancak yaşanan gerçekler, birine çocuk emanet ederken çok da gözü kapalı davranmanın doğru olmadığını gösteriyor, yani haham da olsa imam da olsa rahip de olsa eş dost akraba da olsa, gerekli tedbirleri almadan savunmasız çocukları kimsenin vicdanına teslim etmemek gerekiyor.
Biliyorum, içinize kurt düşürdüğüm için bazılarınız bana sinir bile oldunuz. Ama sinir olmayı bırakın ve anlatacaklarımı dinleyin lütfen. 2000 yılı başlarında Amerikan Katolik Kilisesi’nde büyük bir skandal patlak verdi. O yıllarda bazı yetişkin insanlar birbiri ardına ortaya çıkıyor ve çocuklukların da gittikleri kilisenin rahipleri tarafından cinsel tacize ya da tecavüze uğradıklarını itiraf ediyorlardı. Ardından da bu insanlar Katolik Kilisesi aleyhine davalar açmaya başladılar. Durum çok ciddiye binince bu kez bizzat Kilise örgütünün kendisi bir anket yaptırttı: Anket sonuçları akıl almazdı, yüzde 80’den fazlası erkek olan binlerce çocuk cinsel taciz ya da tecavüze uğramış, bunların bazıları kilise yönetimlerine yansımış ve örtbas edilmişti. Yani çoğunlukla her şey yapanın yanına kâr kalmıştı.
Tecavüz kurbanlarıyla görüşüldüğünde, bu insanların geçmişte yaşadıkları travmayı bir türlü atlatamadıkları ve çoğunun hayatının bu nedenle hasara uğradığı görülüyordu. Bunun iki önemli sebebi, başlarına geleni yıllarca içlerinde saklamaları ve kimseyle paylaşamamaları, ikincisi ise faillerin cezalandırılmamasıydı. Daha bir ay önce İrlanda Katolik Kilisesi global bir tecavüz skandalıyla sarsıldı. Bu skandalın kurbanlarından biri de bugün yetişkin bir avukat olan Helen McGonigle’di. Helen altı yaşındayken Rahip B. Smyth’in tecavüzüne uğramıştı, hatta bu adam kızkardeşine ve annesine de tecavüz etmişti. Küçük kız durumu annesine anlatmış ancak anne çevreye karşı kutsal kiliseyi suçluyor olmamak için işin üzerini kapatmıştı. Sonuçta anne akıl hastası olmuş, kızkardeş intihar etmişti.
Bu arada kilise deyince bunu Hıristiyanları kötülemek için bir malzeme olarak kullanmaya kalkmayın sakın, yoksa ayağımdaki terlikleri çıkarır ve size doğru fırlatıveririm. Çocuklara tecavüzün bizim ülkemizde daha çok olmadığını nereden biliyorsunuz. Arkadaşım olduğu için söylemiyorum, başarılı bir gazetecilik olayına imza atan Hürriyet’in deneyimli muhabiri Gülden Aydın’ın ortaya çıkardığı Siirt’teki tecavüz olayını biliyorsunuz. Küçük kız çocuklarına, herkes bildiği halde göz göre göre tecavüz edilmiş. Yıllar önce de Adana’daki bir ilkokul öğrencisine tecavüz edilmiş, bunu öğrenenler re, birer birer çocuğa tecavüz etmişlerdi.
O halde bizim toplumun ciddi olarak kendine dönüp bakması ve bu sorunla yüzleşmesi lazım. Siz anne babalar, abi ve ablalar, soruyorum size, küçük çocuğunuz ya da kardeşiniz seksüel saldırıya uğradığında size rahatça gelip anlatacağından emin misiniz. Hiç çocuğunuzla oturup konuştunuz mu “Sana garip gelen bir dokunuş hissettiğinde ya da sözler işittiğinde hemen bana gel ve anlat” diye. Çünkü istatistikler gösteriyor ki çocuklar suçlanma korkusuyla, yaşadıklarını sizlere söyleyemiyorlar.
Amerika’da, çocuklara cinsel taciz olaylarındaki istatistiksel artışı öne sürüp konuyu saptırmayın hemen. Bu aslında eskiye göre gerçekten artış olduğu için değil, sadece eskiye göre bu tür olayların ortaya çıkmasını kolaylaştıran koşulların sağlanmış olmasından kaynaklanıyor. Çocuk hakları ile ilgili yüzlerce sivil toplum örgütü var, bunlar hem lobi yaparak yasaların sürekli yenilenmesini sağlıyorlar, hem de toplumu bilinçlendirmeye çalışıyorlar. Bizde ise ne devlet ne de aileler bu konuda bilinçli, çocuklarımızı koruyamıyoruz. Amerika’da devletin bu konuda nasıl bir kontrol sistemi geliştirdiğini hukukçu Jill Wade’e sordum. Jill şöyle diyor; “EĞER ÇOCUK İÇİN TEHLİKE söz konusu ise, öğretmen, terapist, hastane çalışanı, doktor ve sosyal yardım uzmanlarının, durumu, Çocuk Tacizi Yardım Hattı’na bildirmeleri kanuni mecburiyet, yoksa ceza yiyorlar.”
Dünya tatlısı çocuklarımızı korumak için Türkiye’de neler yapılmalı? Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanımız Sayın Kavaf benimle iletişime geçerse bu konudaki projemi kendileriyle seve seve paylaşırım.


ÜÇ SORU BİR KONU


Wall Street hâlâ bir lağım çukuru

Amerika’nın en çok kâr eden finans kurumu Goldman Sachs şimdilerde büyük bir yolsuzluk davasıyla yüz yüze. Olup bitenlerden belki Türkiye finans sistemi de ders çıkarır ümidiyle, konuyu, yolsuzluk uzmanı Sam E. Anta ile görüştüm. Bu adam nasıl yolsuzluk uzmanı olmasın ki, geçmişte Crazy Eddie skandalıyla en büyük finans yolsuzluklarından birini bizzat kendisi yaptı. Sam, zamanında nasıl soğukkanlı biçimde kimsenin gözünün yaşına bakmadan suç işlediğini artık her yerde yazıyor, söylüyor ve ekliyor: “Kusuruma bakmayın.” Bundan böyle bildiklerini öğrencileri ve okurlarıyla paylaşan Sam’e sordum:

HG: Sam, Goldman’a açılan yolsuzluk davası hakkında ne düşünüyorsun. Durum, Wall Street’in kural tanımazlığının apaçık bir göstergesi değil mi?


SA:
ABD Sermaye Piyasası Kurumu SEC’nin (Securities and Exchange Commission) 76 yıllık “10b-5” maddesi, halka açık bir şirketin yatırımcılarına yanlış ve yanıltıcı ifşaatlarda bulunmasını, yani onları kandırmasını yasaklıyor. Ancak bu davada görülüyor ki Goldman bu kuralı ihlal etmiş. SEC’nin elinde çok sağlam deliller var. Anlayacağınız bu dava, Wall Street’in hâlâ bildiğiniz eski lağım çukuru olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.

HG: Hazırlanan yeni reform taslağı finansal piyasalarda amaçlanan şeffaflığı getirecek mi, bu anlamda Obama yönetimine tavsiyen ne?


SA:
Yahu olacak şey değil, sekiz milyonluk New York’ta 38 bin üniformalı polis var ama SEC’nin koskoca Amerikan para piyasalarını denetlemek için topu topu 3500 elemanı var. BEYAZ YAKA SUÇLARI çok komplike, dolayısıyla Goldman davasındaki türden yolsuzlukların ortaya çıkarılması çok zaman alıyor, çok geniş kapsamlı araştırmalar gerektiriyor. İşte bu nedenle de SEC, para piyasalarında dönen katakullileri etkili biçimde ortaya çıkaracak ya da baştan görüp önünü alacak donanıma sahip değil. Suçu işleyenler de durumun farkında oldukları için, rahatlar. İkinci sorun da şu: SEC muhasebe bilgisi yeterli avukatlara sahip değil, örneğin Madoff davasında SEC karmaşık alım satım işlemlerinin incelenmesi konusunda normal avukatlara çok güvendi ve başarısız oldu, oysa muhasebe bilgisi iyi olan avukatlar kullanılabilirdi. Obama yönetimi SEC’nin eksikliklerini bu yönde tamamlamalı.

HG: Wall Street kuzu kuzu bekleyip devletin hazırladığı yeni finans yasasının yularını boynuna geçirmeyi kabul etmeyecek herhalde. Ortada bir savaş var, kim galip çıkacak, politik güç mü finansal güç mü?


SA:
Valla ben de bilmiyorum. Denir ki para piyasaları sırtını finansal verilerin doğruluğuna yaslar. Wall Street şirketlerinin, şeffaflığa karşı atacakları her adım, aslında kendi sonlarını hazırlar, yani benimsediklerini söyledikleri kapitalizmi bizzat kendi elleriyle boğazlamış olurlar.